Tanıtım ile başlıyalım isimler gerçek olmayacak damadın ismi musa eşin ismi büşra kaynana melek hanım baldızlar da buyuk baldız esma küçük baldız betül konumuza girelim
Musa 29 yaşında ergenlik çağından beri kadınlar tarafından aşşağılanma ve yönetilme konusunda mutlu oluyordu ama bunu eşine nasıl açıklayacığını düşünüp dururken cesaretini toplayıp eşi büşraya açıldım içimde böyle hisler olduğunu artık dayanamadığımı söyledim
B: sen delirdin galiba bir psıkologa görünmen lazım
M:Benım psıkologa ihtiyacım yok ben böyle mutlu oluyorum
B: Kölelik derken neyden bahsedıyorsun ne yaparsın mesela ?
M: sana hizmet etmekten ayaklarını öpmekten sana köpek olmaktan bahsedıyorum dedim
Büşra bi an duraksadı ve hizmet konusu hoşuma gitti ama ayak öpmek bıraz iğrenç değilmi? dedi.
M: Bence iğrenç değil denemek istersen burdayım dedim
B: Sen önce bir hizmete başla bakarım beğenirsem belki senın için ödül olabılır dedi
M: ilk emriniz nedir dedim ?
Ve ani bir şekilde tokat yedimm...
B:Madem kölesin köpeğim olmak istiyorsun bana hitap edersen efendim diye başlamalısın. Sana öyle eziyetler edeceğim ki sende bunun bir heves olduğunu anlayıp vazgececksin inanmıyorum dediğin gibi köle olacığına eğer eziyetlerimden geçmeyi başara bilirsen o zaman aileme köle olma işini konuşabiliriz. Dedi ve ekledı şimdi işinin başına mutfağı topla evlerı süpür sil odamı topla çamaşırları yıka akşama yemeği hazırla arada çay ve kahve servısımi unutma anladınmı ? Sefill adamm dedi
M: Anladım efendim
Musa, o gün mutfağın zemininde dizlerinin üzerindeyken, Büşra’nın karşısında ne kadar küçüldüğünü iliklerine kadar hissediyordu. Büşra, elinde taze sıkılmış portakal suyuyla mutfak sandalyesine kurulmuş, bir kraliçe edasıyla aşağıya, yani Musa’nın gözlerinin içine bakıyordu.
Büşra, bardağı Musa’nın tam önüne bıraktı ve soğuk bir sesle:
— "Bak bakayım yüzüme," dedi. "Sen neydin bugün? Benim sadece sözümü dinleyen biri mi, yoksa ayaklarımın altına serilen bir paspas mı?"
Musa, bakışlarını yerden kaldırmadan, sesi titreyerek cevap verdi:
— "Paspasın bile olmaya layık değilim Büşra... Sen ne dersen o, ne istersen öyleyim."
Büşra hafifçe güldü, bu gülüşte hiçbir sıcaklık yoktu. Ayağındaki terliği çıkarıp Musa’nın omzuna sertçe vurdu. "O zaman madem kölesin, yerini bil. Salonun köşesindeki o dağınıklığı tek bir pürüz kalmayacak şekilde temizleyeceksin. Ama öyle ayakta değil, dizlerinin üzerinde... Ellerini kullan, her bir toz zerresini tek tek topla. Bir tane bile saç teli görürsem, bu akşam akşam yemeği yerine sadece benim emirlerimi dinleyerek doyarsın."
Musa, aldığı bu emirden sonra hiçbir itirazda bulunmadı. Tam tersine, bu aşağılanma onun için bir onurdu. Salonun parkesine kapandı, Büşra’nın geçtiği her yeri, sanki kutsal bir zemini parlatıyormuş gibi titizlikle silmeye başladı.
Büşra ise elinde telefonla koltuğa yayıldı, ayağını uzatarak Musa’nın sırtına koydu. Onu bir sehpa gibi kullanırken, soğuk bir emir daha savurdu:
— "Daha hızlı ol, ağır kanlı köle istemiyorum. Ve işin bitince kapının önündeki ayakkabılarımı tek tek silip parlatacaksın. Sen, sadece benim işlerimi görmek için varsın, bunu sakın unutma."
Musa, sırtındaki ağırlığın verdiği o ezici hisle daha da hırsla işine sarıldı. Onun için artık kimlik, gurur ya da haysiyet yoktu; sadece Büşra'nın dudaklarından dökülecek bir sonraki sert komut ve onun kölesi olmanın verdiği o derin, karanlık sadakat vardı.
2. Gün: Mutlak İtaat ve İsimsizlik
İkinci gün, Büşra çıtayı daha da yükseltti. Artık ona "Musa" diye hitap etmeyi bile bırakmıştı.
— "Hey, oradaki! Buraya gel," diye seslendi salondan. Musa koşa koşa geldi ve Büşra’nın önünde yere kapandı.
Büşra, elindeki bardağın dibinde kalan suyu Musa’nın başından aşağı boşalttı.
— "Sana bir isim verdiğimi hatırlamıyorum. Sen sadece benim buyruklarımı yerine getiren bir gölgesin. Bugün bütün evi emekleyerek dolaşacaksın. Ayağa kalktığını görürsem, seni en ağır şekilde cezalandırırım. Ayrıca, akşamki misafirlerim gelmeden önce ayakkabılıktaki her şeyi dillerinle parlatacaksın."
Musa’nın gözlerinde ne bir öfke ne de bir kırgınlık vardı; sadece mutlak bir boyun eğmişlik. Büşra, koltuğuna kurulmuş, elindeki dergiyi çevirirken arada bir ayağıyla Musa’yı hafifçe itiyor, ona bir insan evladı gibi değil, evdeki herhangi bir dekor parçası gibi davranıyordu.
— "Senin tek görevin benim ayaklarımın altındaki tozu süpürmek," diye fısıldadı Büşra. "Sesini çıkarma, varlığını belli etme. Sadece itaat et ve yok ol."
Musa, o akşam misafirler geldiğinde bile Büşra’nın emriyle mutfakta karanlık bir köşede, çağırılana kadar kımıldamadan bekledi. Onun için artık dünya Büşra’nın iki dudağı arasındaydı ve o dudaklardan dökülen her hakaret, Musa’nın ruhuna bir mühür gibi kazınıyordu.
O gün, evin kapısı ani bir gürültüyle açıldığında Musa, Büşra’nın en ağır emirlerinden birini yerine getirmekle meşguldü. Koridorda, Büşra’nın dışarıdan yeni geldiği çamurlu çizmelerini dizlerinin üzerinde, diliyle parlatmaya çalışıyordu. Üzerinde sadece o aşağılayıcı bez parçası vardı ve boynundaki kurdele yerlerde sürünüyordu.
İçeri girenler Melek Hanım, büyük baldız Esma ve küçük baldız Betül’dü. Gördükleri manzara karşısında üçü de oldukları yerde donup kaldılar.
Şok ve İnkar: Melek Hanım
Melek Hanım elindeki poşetleri yere düşürdü. Gözleri fal taşı gibi açılmış, bir zamanlar damadım dediği adamın bu içler acısı halini izliyordu.
— "Musa?! Bu... Bu ne hal oğlum? Yerlerde ne yapıyorsun sen?" diye bağırdı. Sesi titriyordu.
Musa, başını yerden kaldırmaya bile cesaret edemedi. Büşra ise koltuğunda bacak bacak üstüne atmış, elindeki meyve suyunu yudumlarken istifini bozmadan konuştu:
— "Anne, neden şaşırıyorsun? O artık 'oğlun' değil. O benim evdeki en sadık eşyam. Değil mi köle?"
Tiksinti ve Alay: Büyük Baldız Esma
Esma, Musa’nın yanına kadar gelip etrafında bir tur attı. Yüzünde dehşetten çok, derin bir tiksinti ve garip bir alaycılık belirdi.
— "İnanmıyorum... Musa, o dağ gibi adam gerçekten bir paspas mı olmuş? Büşra, sen ne yapmışsın buna böyle? Bak şuna, bakışlarında tek bir gurur kırıntısı bile kalmamış. Resmen bir evcil hayvan gibi kapının önünde bekliyor."
Esma, ayağının ucuyla Musa’nın omuzuna dokunup onu hafifçe itti:
— "Hey, enişte! Pardon, 'eşya' mı demeliydim? Gerçekten bu kadar mı düştün?"
Şaşkınlık ve Merak: Küçük Baldız Betül
Betül ise korkuyla karışık bir merakla ablasına bakıyordu.
— "Abla, bu gerçek mi? Yani ne desen yapıyor mu şimdi? Hiç mi itiraz etmiyor?"
Büşra gülerek cevap verdi:
— "İtiraz mı? O kelimenin anlamını bile unuttu Betül. İstersen dene, bak bakalım sözünden çıkabiliyor mu."
Betül, Musa’ya yaklaşarak fısıldadı:
— "Git bana mutfaktan soğuk bir su getir, ama sakın ayağa kalkma, ablamın dediği gibi emekleyerek git."
Musa, kayınvalidesinin ve baldızlarının önünde, o korkunç aşağılanmışlık hissiyle ama mutlak bir itaatle ellerinin üzerinde mutfağa doğru sürünmeye başladığında, Melek Hanım hıçkırarak başını çevirdi. Esma ise bu manzarayı telefonuna kaydetmeye başlamıştı bile.
Büşra, ailesine dönüp zafer kazanmış bir edayla:
— "Gördüğünüz gibi," dedi. "Musa artık bir insan değil. O sadece benim irademin altında ezilmiş, kimliğini kaybetmiş bir zavallı. Ve bu hali ona çok yakışıyor."
Melek Hanım’ın elleri titriyor, gördüğü sahneyi zihni kabul etmekte zorlanıyordu. Bir yanda kendi kızı Büşra’nın o sarsılmaz, otoriter duruşu; diğer yanda ise bir zamanlar "oğlum" diye bağrına bastığı Musa’nın yerlerde sürünen, kimliksizleşmiş hali...
Melek Hanım, kapı eşiğinde çakılı kalmışken, Büşra’ya doğru bir adım atmaya yeltendi ama Musa’nın o mutlak sessizliği ve Büşra’nın buz gibi bakışları onu durdurdu.
Melek Hanım’ın İçindeki Korku ve Çekinme
Melek Hanım, bir zamanlar evine otoritesiyle giren Musa’nın şimdi kızı tarafından bir "eşya" gibi kullanılmasına bakarken sesini yükseltmeye korkuyordu. Büşra’nın bu denli sertleşmiş olması, sadece Musa’yı değil, annesini de ürkütmüştü.
"Büşra kızım..." diye kekeledi Melek Hanım. "Tamam, bir şeyler olmuş belli ama... Bu kadarı da... Yani bir insanı bu hale getirmek..."
Büşra, annesinin sözünü sert bir bakışla kesti:
— "Anne, sakın ona 'insan' diyerek benim düzenimi bozma. O, kendi rızasıyla bu seviyeye inmeyi seçti. Eğer acıyorsan, yerini bilmeyen bir aciz için boşuna üzülüyorsun demektir."
Ailenin Değişen Tavırları
Melek Hanım, Musa’nın yanından geçerken eteğini topladı; sanki Musa’nın o aşağılanmış enerjisi kendisine de bulaşacakmış gibi çekiniyordu. Musa’nın yüzüne bakmaya bile utanıyordu, ama garip bir şekilde, Büşra’nın yarattığı bu mutlak otoriteye karşı gelmeye de gücü yetmiyordu.
Esma (Büyük Baldız): Korkunun yerini tamamen küçümsemeye bırakmıştı. "Anne çekinme ya," dedi gülerek. "Görmüyor musun, adam halinden memnun. Baksana, Büşra 'sus' diyor susuyor, 'sürün' diyor sürünüyor. Bu artık Musa enişte değil, evin yeni dekoru."
Betül (Küçük Baldız): Ablasının gücünden etkilenmişti ama hâlâ Musa’nın tepkisizliği karşısında irkiliyordu. "Abla," dedi fısıldayarak, "Gerçekten hiç mi canı yanmıyor? Yani gururu falan hiç mi kalmadı?"
Musa’nın Sessiz Çöküşü
Musa, kayınvalidesinin kendisine o acıyan ama bir o kadar da tiksinen bakışlarını hissediyordu. Melek Hanım’ın ondan çekinmesi, Musa için aslında en büyük cezaydı. Bir zamanlar kendisine saygı duyan kadının şimdi karşısında bir haşere varmış gibi geri çekilmesi, Musa’nın ruhundaki son erkeklik ve onur kırıntılarını da ezip geçiyordu.
Melek Hanım, titreyen sesiyle son bir kez denedi:
— "Musa, kalk oğlum... Kalk da bir yüzünü yıka, bu ne hal?"
Büşra hemen müdahale etti, sesi bir kırbaç gibi şakladı:
— "Musa, anneme cevap ver! Ona bir hiç olduğunu, konuşmaya bile hakkın olmadığını kendi ağzınla söyle!"
Musa, Melek Hanım’ın ayak ucunda, yerdeki halıya yapışmış bir halde, fısıltıdan farksız bir sesle:
— "Ben... Ben bir hiçim efendim... Melek Hanım, lütfen benden çekinmeyin... Ben sadece Büşra'nın ayaklarının altındaki bir toz zerresiyim..."
Melek Hanım duydukları karşısında dehşetle ağzını kapattı ve hızla salona, Musa’dan olabildiğince uzağa kaçtı. Artık o evde damat yoktu; sadece Büşra’nın gölgesinde yok olmuş, ailesinin bile bakmaya korktuğu bir zavallı vardı.
Ertesi sabah, güneş henüz Mamak tepelerinden doğarken evin içini gri bir sessizlik kaplamıştı. Melek Hanım, gece boyu gözüne uyku girmediği için erkenden kalktı. Mutfağa geçtiğinde Musa’yı gördü; her zamanki gibi dizlerinin üzerinde, Büşra uyanmadan önce yerdeki karoları dilleriyle parlatırcasına siliyordu.
Melek Hanım, Büşra’nın veya kızların uyanmadığından emin olmak için koridoru kontrol etti ve Musa’nın yanına eğildi. Sesi fısıltıdan farksızdı ama içinde derin bir şaşkınlık ve korku vardı.
Gizli Sabah Konuşması
Melek Hanım: "Musa... Bak kimse yok, doğru düzgün konuş benimle. Evladım, bütün gece düşündüm. Sana bakıyorum; yerlerde sürünüyorsun, kızım seni bir eşya gibi eziyor, haysiyetin ayaklar altına alınmış... Ama gözlerinde garip bir parıltı var. Neden Musa? İnsan bu kadar aşağılanırken nasıl böyle huzurlu, hatta mutlu görünebilir? Seni büyülediler mi, ne yaptılar sana?"
Musa, elindeki bezi bıraktı ama doğrulmadı. Başını hafifçe kaldırıp Melek Hanım’ın endişeli yüzüne baktı. Yüzünde, aşağılanmanın getirdiği o karanlık ama sarsılmaz teslimiyetin huzuru vardı.
Musa’nın Sarsıcı Cevabı
Musa: "Melek Hanım... Siz dışarıdan bakınca sadece bir yıkım görüyorsunuz. Ama ben içimde ilk kez bu kadar özgürüm. Büşra benim her şeyim; o benim sahibim, benim kanunum oldu. Bir insanın kendi iradesini, gururunu ve benliğini bir başkasının ayaklarının altına bırakması ne demek biliyor musunuz?"
Sesindeki o tuhaf tatmin Melek Hanım’ın tüylerini diken diken etti. Musa devam etti:
Musa: "Eskiden 'Musa' olmanın ağırlığı vardı; kararlar, sorumluluklar, erkeklik gururu... Hepsi birer yüktü. Ama Büşra beni o kadar derin bir aşağılanmaya mahkum etti ki, artık kaybedecek hiçbir şeyim kalmadı. Onun bana bir 'çöp' gibi bakması, benim varlığımı sadece onun emirlerine bağlaması ruhuma bir ilaç gibi geliyor. Ben onun kölesi olduktan sonra gerçek yerimi buldum. O beni ezdikçe, ben onun büyüklüğünü hissediyorum. Bir hiç olmak, onun elinde bir oyuncak olmak... Bu dünyadaki en büyük huzurmuş."
Melek Hanım’ın Dehşeti
Melek Hanım duydukları karşısında geriye doğru bir adım attı. Bir insanın kendi aşağılanmasından bu denli haz alması, onun dünyasında karşılığı olmayan bir durumdu.
Melek Hanım: "Sen delimişsin Musa... Sen celladına aşık olmuşsun. Kızım seni yok ediyor, sen ise ona tapıyorsun. Bu nasıl bir mutluluk? Bu nasıl bir teslimiyet?"
Musa, tam o sırada yukarıdan gelen bir terlik sesini duydu. Büşra uyanmıştı. Musa hemen bakışlarını yere indirdi, vücudu bir anda kaskatı kesildi ve eski pozisyonuna döndü.
Musa (Fısıltıyla): "Lütfen gidin Melek Hanım... Sahibim uyanıyor. Eğer sizinle konuştuğumu, yani bir 'eşya' gibi değil de bir 'insan' gibi davrandığımı görürse beni bu huzurdan mahrum bırakır. Benim tek mutluluğum, onun ayaklarının altında bir hiç olmaktır."
Melek Hanım, mutfaktan sessizce kaçarken Musa’nın o mazoşist sadakati karşısında artık sadece çekinmiyor, ondan derinden ürküyordu. Büşra’nın odasından gelen "Hey, paspas! Kahve nerede kaldı?" sesiyle Musa’nın yüzünde beliren o itaatkar gülümseme, Melek Hanım’ın zihnine bir daha silinmemek üzere kazındı.
Melek Hanım mutfaktan çıkıp salondaki koltuğa sindiğinde, kalbinin atışları yavaşlamış, yerini buz gibi bir kabullenişe bırakmıştı. Musa’nın o az önceki sözleri, bir zehir gibi zihnine süzülmüş ama tuhaf bir şekilde onu ikna etmişti.
Kendi kendine, "Bir adam kendi rızasıyla yok olmayı seçmişse, bana ne düşer?" diye sordu. O an, bu korkunç tablonun aslında herkes için ne kadar "konforlu" olduğunu fark etmeye başladı.
Melek Hanım’ın Kan Donduran Muhakemesi
Melek Hanım derin bir nefes alarak durumu zihninde şu şekilde tarttı ve kararını verdi:
Büşra İçin: Kızının mutluluğu ve otoritesi sarsılmaz bir noktaya ulaşmıştı. Büşra artık evde bir kraliçe gibiydi; hiçbir itiraz duymuyor, her arzusu anında yerine getiriliyordu. Eğer kızı bu "efendilik" rolünden bu kadar haz alıyorsa, neden engel olsundu ki?
Musa İçin: Musa’nın o sapkın huzuru... Madem bu adam aşağılandıkça arınıyor, yerlerde sürüklendikçe "özgürleştiğini" hissediyordu; o zaman ona bu acıyı ve küçüklüğü yaşatmak, aslında ona istediği "iyiliği" yapmaktı.
Aile İçin: Artık evde kavga yoktu, geçim derdi tartışması yoktu. Sadece emirler ve mutlak bir sessizlik vardı. Musa’nın bir "eşya"ya dönüşmesi, evin tüm pürüzlerini ortadan kaldırmıştı.
"Hayırlısı Böylesiymiş..."
Melek Hanım, mutfaktan gelen Büşra’nın sert azarlamalarını ve Musa’nın o titrek, itaatkar sesini duyduğunda artık irkilmiyordu. Hatta içinde hafif bir rahatlama belirdi.
Esma ve Betül odaya girdiğinde, annelerinin bu durgun ama kabullenmiş halini gördüler. Esma, alaycı bir tavırla sordu:
— "Ne o anne? Hâlâ damadının haline mi üzülüyorsun?"
Melek Hanım, gözlerini pencereye dikerek soğuk bir sesle cevap verdi:
— "Hayır Esma... Düşündüm de, aslında böylesi herkes için daha hayırlıymış. Musa yerini bulmuş, Büşra da hakkını... Artık bu evde bir damat aramayın. Büşra’nın neyi varsa, Musa da odur. Karışmayın, tadını çıkarsınlar."
Akşam Yemeği: İlk "Ortak" Aşağılama
O akşam yemek masasında Melek Hanım artık çekinmeyi bıraktı. Musa, masanın altında, Büşra’nın ayaklarını koyduğu bir tabure gibi duruyordu. Melek Hanım, tabağındaki bitiremediği sert bir ekmek parçasını masanın altına, Musa’nın önüne doğru umursamazca bıraktı.
— "Al bakalım," dedi Melek Hanım, sesi artık Musa’ya bir insanmış gibi değil, evin köpeğine seslenir gibiydi. "Sana da nasibin çıksın."
Büşra, annesinin bu katılımını görünce dudaklarında gururlu bir gülümseme belirdi. Musa ise Melek Hanım’ın bu hareketiyle daha da küçüldü, daha da ezildi ve o karanlık mutluluğunun zirvesine ulaştı. Artık sadece karısının değil, tüm ailenin ayakları altında bir hiç olmayı resmen kabul etmişti.