Bölüm 7: Bekleyiş
Kafeden ayrıldıktan sonra yurda giden o uzun yokuşu nasıl tırmandığımı, merdivenleri nasıl indiğimi tam olarak hatırlamıyordum. Tek derdim Ela'nın verdiği o saate, tam üçe yetişmekti. Geç kalırsam ne olacağını, beni beklerse nasıl bir tepki vereceğini düşünmek adımlarımı hızlandırmış, beni neredeyse koşar adım alt kattaki etüt odasının kapısına kadar getirmişti. Göğsümdeki o hızlı çarpıntıyı bastırmaya çalışarak kapı kolunu indirdim ve içeri adım attım.
Oda boştu. Gözlerim içerideki uzun çalışma masalarını, sandalyeleri taradı ama kimse yoktu. Derin bir nefes alıp kapıya en yakın masalardan birine geçtim. Çantamı yan sandalyeye bırakıp kendi defterimi önüme koydum ve beklemeye başladım.
Zaman geçiyordu. Koridordan geçen birkaç ayak sesi dışında hiçbir hareket yoktu. İçimdeki o tuhaf heves, dakikalar ilerledikçe yavaş yavaş yerini ağır bir şüpheye bırakmaya başladı. Arkadaşlarımı kafede saçma sapan bir yalanla bırakıp saat üçe yetişmek için buraya kadar koşturmuş, şimdi de boş bir odada benden bir yaş küçük bir kızı bekliyordum. Neredeyse kırk dakika olmak üzereydi. Sandalyenin ahşap yüzeyi batmaya, odanın sessizliği üzerime çökmeye başladı.
Tam o sırada telefonumun ekranı aydınlandı. Selin'den "Nasıl oldun, uyudun mu?" mesajı gelmişti. Ekrana bakakaldım. Klavyeyi açıp bir şeyler yazmaya çalıştım ama parmaklarım gitmedi. Yazdığımı silip telefonu ters çevirdim. Burada kendi arkadaşlarıma yalan söylemenin ağırlığıyla ezilirken, hala inatla o kapıdan içeri girmesini bekliyordum.
Kapı kolu aniden aşağı indi. Refleksle sandalyemde dikleştim, hatta yarım saniyeliğine ayağa kalkmaya yeltendim ama bacaklarımı zorlayıp hızla geri oturdum.
Ela içeri girdi. Elinde karton bir kahve bardağı vardı. Adımları yavaş, duruşu her zamanki gibi umursamazdı. Kırk dakika geciktiği için telaşlı bir hali yoktu. Yüzünde en ufak bir mahcubiyet belirtisi bile barındırmıyordu. Kapıyı arkasından kapatıp masaya doğru yürüdü. O an içimde biriken bütün o öfke, onun o rahat tavrıyla saniyeler içinde eriyip gitti. Çantasını masanın üzerine bırakıp tam yanıma, aramızda bir karış bile mesafe olmayan sandalyeye oturdu.
Ela: Gelmişsin.
Sesi dümdüzdü. Ne bir açıklama yapma gereği duymuş ne de geciktiğini umursamıştı.
Zeynep: Evet... Yeni geldim sayılır.
Yalanıma cevap bile vermedi. Kahvesini masaya bırakıp doğrudan deftere uzandı. Sayfayı açmak için uzandığında kolu tamamen benim koluma yaslandı. Tenimdeki o sıcak, kararlı baskıyla birlikte irkildim ama kolumu bir milim bile geri çekmedim. Sadece anlık bir temas değildi; defterin kapağını açarken ve sayfaları düzeltirken kolunu bilerek orada, benim kolumun üzerinde tutmaya devam etti. Geri çekilmek yerine omuzlarımı hafifçe düşürüp o ağır teması kabullendim. Üzerinden gelen o tatlı vanilya kokusu burnuma dolduğunda nefes alışverişimin ritmi bozuldu. Masanın altında dizlerimi birbirine bastırarak bacaklarımı sıktım.
Parmakları sayfanın üst kısımlarında, biraz aceleyle yazdığım bir paragrafın üzerinde durdu. O da yazılara bakmak için bana doğru hafifçe eğilmişti. Omuzlarımız birbirine sürtünüyordu. İşaret parmağını defterin üzerine, tam benim başparmağımın yanına bastırdı. Tırnağının pürüzsüz kenarı tenime belli belirsiz ama sürekli bir şekilde temas ediyordu. Yutkundum.
Ela: Şuradan başla. Ne yazdığını okuyamıyorum.
Boğazımı temizleyip onun gösterdiği satırları okumaya başladım.
Zeynep: Kavramsal çerçevenin oluşturulması aşamasında, temel prensiplerin alt başlıkları...
Ela: Şurası ne? O kelimede ne yazıyor?
Dikkatle baktım.
Zeynep: Temel... Temel prensiplerin.
Ela: O kelimeyi tekrar et. Daha net konuş.
Zeynep: Prensiplerin.
Ela: Devam et.
Zeynep: Temel prensiplerin alt başlıkları, teorik zemini destekleyecek şekilde sıralanmalıdır. Bu bağlamda... literatür taraması...
Ortalara doğru bir kelimede takıldım. Harfleri biraz fazla bitişik yazmıştım. Kelimeyi toparlamaya çalışırken cümleyi yarım bıraktım. Ela hiçbir şey söylemedi. Sadece başını yavaşça bana doğru çevirdi ve yüzüme baktı. O sessiz, beklenti dolu soğuk bakış saniyeler içinde üzerimde devasa bir baskı yarattı. Panikleyerek baştan tekrar okumaya çalıştım. Ela bakışlarını benden ayırmadan kısa bir an bekledi, sonra tekrar deftere döndü.
Ela: Yavaş. Kelimeleri yutuyorsun. Ben okurken bu hızda takip edemem. Tekrar baştan al.
Derin bir nefes alarak cümleye baştan başladım. Gözlerim kelimelerin üzerinde gezinirken, istediği çoğu yerde yazımın aslında gayet okunaklı olduğunu fark ediyordum. Kesinlikle okunmaz durumda değildi. Ama bana okuturken amacı neydi anlamamıştım. Sayfanın sonuna geldiğimde Ela eliyle sayfayı çevirdi. Okumaya devam etmemi söylemedi, sadece parmağını yeni sayfanın başına koydu ve sessizce bekledi. Onun bu sessiz komutunu dinleyerek diğer sayfayı okumaya başladım.
Okurken bakışlarım istemsizce ona kaydı. Bana doğru eğilmiş omuzuna, defterin üzerinde duran ince, uzun parmaklarına takıldı. Benim bu ezik, telaşlı halimin aksine o kadar rahat görünüyordu ki, gözlerimi ondan alamıyordum. Bakışlarım masanın altına, onun bacak bacak üstüne attığı bacaklarına ve siyah spor ayakkabılarına indi. Odanın sessizliğinde sadece benim sesim yankılanırken, kolumda hissettiğim o kesintisiz vücut teması zihnimi tamamen bulandırıyordu. Karnımın altındaki o tanıdık, ağır sızının yayıldığını hissederek bacaklarımı daha da sıkı birbirine bastırdım.
O sırada Ela, defteri biraz daha kendine doğru çekerken yüzünü boynuma doğru eğdi, saçlarının arasından süzülen o tatlı vanilya kokusu tenimi doğrudan yakıp geçti. Sıcak nefesi kulağımın arkasında hissettiğim an, boynumdan aşağı istemsiz bir ürperti yayıldı.
Ela: Sesin titriyor, Zeynep. Neden nefesini tutuyorsun?
Sesi o kadar alçak ve yakından gelmişti ki, kalbimin atışını çok net hissettim. Bedenimin ona karşı koyamayan bu zayıflığından hem nefret ediyor hem de içten içe eriyordum.
Ela: Şu satırdan baştan başla.
Beni durdurduğu her an içimdeki o tuhaf teslimiyet duygusu daha da büyüyordu. Birkaç sayfa daha çevirdi. Ortalarına doğru, hocanın çok hızlı geçtiği ve benim de kelimeleri tamamen birbirine katarak yazdığım o kötü sayfalara geldik.
Ela sayfaları çevirmeyi bıraktı. Elini sayfaların üzerinden çekip geri yaslandı. Kolunu kolumdan çektiğinde aramızdaki temas kesildi ve anlık bir üşüme hissettim. Sessizce o sayfalara baktı. Ardından defteri parmak uçlarıyla, sanki dokunmaktan iğreniyormuş gibi hafifçe göğsüme doğru itti.
Ela: Buradan sonrası tamamen çöp.
Kelimeler yüzüme çarparken omuzlarım düştü.
Ela: Buraya bakarken gözüm yoruluyor. Karalama defteri gibi. İnsan bunu birine verecekse utanır. Bu şekilde hiçbir işime yaramaz.
Sadece bir sayfa değildi. Neredeyse yirmi sayfalık koca bir kısımdı. Haklıydı, kötü yazmıştım ama onun o küçümseyen ses tonu içimde bir yerlere dokundu. O iğrenerek bakan gözlerini üzerimden çekmesini istiyordum.
Zeynep: Haklısın... Ders çok hızlıydı, yetişmek için öyle karalamak zorunda kaldım. Ben buradan sonrasını komple temize çekeyim. Düzgün bir şekilde yazar, öyle veririm.
Ela başını yavaşça bana çevirdi. Yüzünde çok hafif, zevk alıyormuş gibi duran bir memnuniyet belirdi.
Ela: İyi olur.
Zeynep: Bu gece başlarım, yarına halletmiş olurum.
Ela: Yarın akşam yemeğinden sonra getirirsin o zaman.
Yirmi sayfayı yarına kadar temize çekmek, bütün cumartesi gecemi ve pazar günümü buna gömmek demekti.
Zeynep: Tamam. Yetiştiririm.
Ela: Yetiştir.
Ela sandalyesini geriye itip ayağa kalktı. Çantasını omuzuna takarken kahve bardağını eline aldı. O kalkınca ben de istemsiz, sanki ondan izin bekliyormuş gibi ayağa kalktım.
Başka tek bir kelime bile etmeden kapıya doğru yürüdü ve kulpu indirip kapıyı araladı. Tam o sırada koridordan geçmekte olan Asya adımlarını yavaşlatıp durdu. Asya’nın bakışları önce kapı eşiğindeki Ela'ya, ardından omzunun üzerinden etüt odasının içine, bana kaydı. Masanın arkasında ellerim önümde bağlı, kucağımda dağınık defterle tam bir emir eri gibi dikiliyordum. Asya'nın gözleri ikimiz arasında gidip geldi. Gözleri kızarmış yüzümde kısa bir an gezinip durdu.
Asya: Naber Ela, dersten mi?
Ela: Yok, notlara bakıyorduk. Çıkıyorum ben de.
Asya bana son bir kez acıyarak ve suçüstü yakalamış gibi bir ifadeyle baktıktan sonra Ela ile birlikte koridorda yürümeye başladılar. Arkalarından kapanan kapının sesi etüt odasında yankılandı. Sessizliğin ortasında masayla baş başa kaldım. Parmaklarım defterin buruşuk kapağına uzandı, kapağı yavaşça açıp kapattım. Sayfaları düzeltmek için elimi uzattığımda parmaklarımın ince ince titrediğini fark ettim. Kırk dakika boş bir odada beklemiş, sonra da kendi defterimi yarına kadar baştan yazmayı kabul etmiştim. Önümde yeniden yazılmayı bekleyen yirmi sayfa duruyordu.
Etüt odasından çıkıp merdivenleri ağır adımlarla çıktım. Koridorlar sessizdi. Kendi odamın kapısını açtığımda içerinin boş olması derin bir nefes almama sebep oldu. Kızlar hala kafedeydi. Çantamı masaya bırakıp hemen sandalyeye çöktüm. Zaman kaybetmemeliydim.
Defteri açıp o kötü yazdığım, Ela'nın çöp dediği yirmi sayfayı dikkatlice kökünden kopardım. Yırtılan sayfaların tırtıklı kenarlarını temizleyip boş, bembeyaz sayfalar hazırladım. İlk sayfaya başlarken kelimeleri inci gibi dizmeye, harflerin boyutlarını bile eşitlemeye özen gösteriyordum. Yaklaşık bir saat sonra kapı açıldı. Yerimden sıçradım. Önümdeki notları ve kopardığım sayfaları panikle bir araya toplayıp üzerlerine kalın bir kitabı çektim. Kızlar gülüşerek içeri girdi. İpek elindeki poşetleri dolabına bırakırken Selin doğrudan bana baktı.
Selin: Miden düzelmiş bakıyorum. Hasta hasta ders mi çalışıyorsun?
Zeynep: Uyumuşum biraz. Toparladım, vizelere bakıyordum.
Selin: İyi bari, kafeden koşa koşa kaçtığına değmiş. Bölüm birinciliğine falan mı oynuyorsun anlamadım ki.
Nehir: Harbiden Zeynep, bugünlerde bir inekleme geldi sana.
Zeynep: Konular birikmesin diye bakıyorum sadece.
Kızlar kendi aralarında sohbete dalıp Nehir telefondan bir müzik açarken, sandalyemi masaya doğru iyice çektim. Onlara sırtımı dönüp notları temize çekmeye devam ettim.
Gece ilerledikçe odadaki sesler azaldı. Kızlar birer birer yataklarına geçip uykuya daldıklarında, odada sadece benim masa lambamın ışığı yanıyordu. Bütün gece, hiç durmadan o kelimeleri kusursuzlaştırmak için uğraştım. Sağ bileğimdeki ağrı ve boynumdaki sızı sanki ona sunduğum ufak birer bedel gibi hissettiriyordu, bu acıdan bile garip bir zevk alıyordum. Saatler geçtikçe harfler birbirine girmeye, göz kapaklarım ağırlaşmaya başladı. Sabaha karşı dördü geçerken kalem parmaklarımın arasından kaydı. Başım yavaşça masaya, defterin hemen yanına düştü ve oracıkta sızıp kaldım.
Boynumdaki korkunç bir tutulmayla gözlerimi açtığımda oda aydınlanmıştı. Panikle yerimden doğrulup saate baktım. Sabah sekiz buçuktu. Kızlar hala uyuyordu. Ela akşam yemeğinden sonra demişti ama içimi kemiren o tuhaf hırs beni dürtüyordu. Bu defteri ona akşamdan önce, hiç beklemediği bir saatte teslim edip ne kadar kusursuz bir iş çıkardığımı göstermek istiyordum. Yüzündeki o soğuk, nadir onayı erken görmek, onun gözüne girmek için sabırsızlanıyordum. Hızla yüzümü yıkayıp tekrar masanın başına geçtim.
Kızlar uyanmıştı, İpek saçlarını düzleştirirken bana seslendi.
İpek: Zeynep, biz Nehir'le alışverişe çıkıyoruz. Geliyor musun?
Gözlerimi defterden ayırmadım.
Zeynep: Yok. Benim ders çalışmam lazım, eksiğim çok.
Nehir: Kızım bütün gün masadan kalkmadın, gözlerin bozulacak.
Zeynep: Yetişmesi gereken şeyler var, siz gidin.
Onlar odadan çıktıktan sonra tekrar yalnız kaldım. Yirmi sayfanın sonlarına yaklaşıyordum. Bileğim sızlamaya, parmaklarım kalemi sıkmaktan uyuşmaya başlamıştı. Sayfanın sonlarına doğru bir kelimeyi yazarken kalemin ucu hafifçe kaydı.
Silgiyi alıp kelimenin üzerini sildim. Ama iz tam çıkmadı, sayfanın o kısmı hafifçe grileşti. Biraz daha sert silmeye çalıştığımda kağıt hafifçe buruştu. Kalemi masaya bıraktım. Gözlerimin dolduğunu, boğazımın düğümlendiğini hissettim. Kusursuz değildi. Bu sayfayı ona bu halde veremezdim.
Parmaklarımla buruşan kağıdı kavradım ve sayfayı defterden koparıp yırttım. Kağıdı avucumda ezip çöp kutusuna fırlattım. Derin, titrek bir nefes alıp tertemiz, yeni bir sayfa açtım ve o sayfanın en başından, sıfırdan yazmaya başladım. Hayatım boyunca kendi derslerime bile böyle bir özen göstermemiştim.
Pazar henüz hava kararmamışken kalemi masaya bıraktım. Defter hazırdı. Yirmi sayfa, tek bir karalama, tek bir hata olmadan inci gibi işlenmişti. Kaskatı kesilmiş, sızlayan sağ bileğimi sol elimle ovalarken önümdeki sayfalara baktım. Akşam yemeğine daha saatler vardı. Fiziksel olarak tükenmiştim, boynum ağrıyor, gözlerim yanıyordu. Ama defterin kapağını yavaşça kapatırken içimde sadece ondan o onayı alacak olmanın getirdiği beklenti vardı.