Tüm modernizasyonu, cilalı geceleri, medyanın başkenti oluşuyla ikinci başkent addedilen İstanbul, Anadolu kentleriyle kesişen etnik harmanıyla kimlik profili hep sallanan bir garip coğrafya.
Kentin kan dolaşımını hızlandırmayı başaran Üniversiteler. Tüm üniversitelerde olduğu gibi ülkenin farklı yerlerinden gelerek bu alacakaranlık kentte buluşan genç kızlar, erkekler. Özellikle taşra kentlerinden gelenler için İstanbul'u ikramiye sayanlar, özlem duydukları snob dünyayı ataerkil aile düzenlerinden uzak özgürce yaşamanın tadına varayım derken cılkını çıkaranlar...
Ve tabii ki çocukluklarından itibaren kendilerine dayatılan edilgen sosyal rolü içten içe reddedip bunu dışa vuramayan genç kızlar.
Hande, işte bu son kategoriye dahil olan, yirmili yaşlarda bir daha geldiği şehir olan Adana'ya dönmemeye yeminli, mesleki anlamda geleceğini ince ince dokumaya başlamış zeki, başarılı ve üretken bir kızdı.
Doğal dalgalı uzun bal rengi saçları geniş omuzlarına hırçın Akdeniz dalgaları gibi dökülen, yeşile çalan iri ve kimi zaman kan dondurucu kimi zamansa buzdağlarını eritircesine ısıtan ela gözlü, ailesinin köklerini miras aldığı aşiret genlerine paralel uzun boylu, kaba olmamakla beraber yapılı, amazon endamlıydı Hande.
Okul kampüsünden içeriye girdiğinde tüm avlu, gürültüsüden sarsılırcasına kalabalık olmasına karşın tuhaf bir ıssızlık peyda olur ve Mezopotamya aromalı genç kız yarı kibir yarı umarsızlıkla tempoladığı adımlarıyla öğrencilerin arsında açılan koridordan geçerek okula girerdi.
Bulunduğu bölümde aynı zamanda asistan olarakta girdiği derslerde yüzünde tek kas kıpırdamaksızın öğrencilerle lütfedercesine kurduğu diyalog kimilerince mesafe fukarası erkeklere karşı kullandığı bir kalkandı, kimilerine göre android duyarsızlığında soğuk karakterinin doğal dışa vurumu. Son doğum gününde amcasının armağan ettiği diz üstü bilgisayarıyla kampüs bahçesinde tenha bir köşeye çekilerek ayin yaparcasına geçirdiği dakikaları herhangi bir okul arkadaşıyla paylaştığı pek görülmezdi.
Hande' nin yanına yaklaşmaya cesaret eden pek kimse çıkmamıştı. Bu yürekliliği göstermeye kalkan iki istanbul züppesine yüz felci geçirtircesine sıraladığı red cümleleri kara orman efsanesi gibi kulaktan kulağa yayılmış ve taarruz hazırlığında olanlarında dirençlerini kırmıştı.
Bir Mart sabahı, işte bu efsanelerden nasibini almamış, yatay geçişle Bursa' dan İstanbul' a gelmiş olan Cüneyt, Hande' nin topraklarına girme cüreti gösterenler kervanına katılmaya karar verdi. Orta halli bir ailenin çocuğuydu Cüneyt... Hafif göbekli, iddiasız düzgün giyimli, çöl fırtınasında dahi zarar görmeyecek kadar jöleyle yoğrulmuş kısa dik saçlı, iri siyah gözlü yakışıklı olmasa da tipsizler klasmanına girmeyen "idare eder" tadındaydı, ama özgüveni snırsızdı.
İliklere işleyen bir soğuk vardı o sabah... Ve bu zamanlar bahçenin en tenha olduğu, haliyle Hande' nin en keyif aldığı seanslara uygundu. Tenteli bir bankta yine laptop'ının tuşlarına hararetle dokunuyor, cep telefonu vastasıyla girdiği internette keşiflere çıkıyordu. İşte Cüneyt, bu konsantrasyon diliminin tam ortasında Hande' nin ekranına gölgesini düşürdü.
- Merhaba, kusura bakmayın rahatsız ediyorum!..
Hande başını yavaşça yarı meraklı, dikkati bölündüğü için yarı öfkeli kaldırdı. Cüneyt devam etti.
- Biliyorum biraz abes olacak ama sizden bir ricada bulunacaktım.
Amazon Adanalı aynı umarsızlıkla Cüneyt' in yüzüne "kesinlikle" cesaret törpüleyen gözlerle bakmayı sürdürüyordu.
- Bu soğukta internet cafeye gitmeye biraz üşendim açıkçası. Ben okulda yeniyim. Acilen girip bilgi almam gereken bir ekonomi sitesi var. Benim için bir kontrol eder misiniz diyecektim...
Hande gözlerini hafifçe kısarak sessizliğini nihayet bozdu ve yanıtladı;
- Ayaklı İnternet cafe gibi mi gözüküyorum. Ya da alnımda seyyar server mı yazıyor?
- Ne ilgisi var sadece yardımını istedim. Bozmana gerek var mı, abarttın olayı.
Hande büyük ve asab bozucu bir sükunetle bilgisayarını kapattı, paltosunu sağkoluna aldı ve ayağa kalktı. Cüneyt şaşkın ve püskürtülmüşlüğün verdiği gerginlikle izliyordu O'nu. Ve genç kız aynı kayıtsızlıkla Cüneyt' in kekeleyen bakışları önünden geçerek okul kapısına doğru yöneldiğinde son kez seslendi arkasından
Ne kaba şeysin sen be ... Bir gün o laptop'ı yedirirler sana ama!..
Hande, Cüneyt'in cümlesinin bitiminden sonra iki adım daha attıktan sonra durdu ve yine yavaşça arkasına dönerek ürpertici bir bakışla genç adama bakarak " Ucuz it! Ekonomi bilgin yeter mi bilemem.Ama bu tür hakaretlerin geri ödemesi ağırdır" dedikten sonra yürümeye devam etti. Cüneyt, yediği zılgıtın şokunu hazmetmeye çalışarak hiddetle kampüs bahçesinden ayrıldı.
Cüneyt, yaşadıklarını samimi bulduğu bir kaç arkadaşıyla paylaştığında aldığı tepkiler hep biririnin aynıydı. " O kıza bulaşma.O'nun burnu havalarda - Bırak o lezbiyen galiba - Feminist kompleksleri var" v.s. Yine de tüm bu telkinler ağır yaralı erkek egosunu pansumanlamaya yetmemişti.
Hadisenin üzerinden 3 gün geçmiş olmasına karşın Cüneyt' in kini asgariye inmemiş,aksine katlanarak büyümüştü. Diğer yandan pekte parlak bir rotada ilerlemeyen derslerine konsatre olamamak sinirlerini iyice geriyor yıpratıyordu onu.
Uzun uğraşlardan sonra iktisat konusunun en sağlam beyni olarak okulda ün yapan, kendilerinden 1 sınıf üstte eğitimine devam eden Zafer'i yakın arkadaşı İbrahim'le birlikte çalışabilmek adına ikna etmeyi başarmışlardı. Cüneyt ve kısa sürede kadim bir dostluk kurduğu İbrahim akşamüstü saatlerinde Zafer'in Ataşehir' de verdiği adreste buluşacaklardı.
Cüneyt hazırlıklarını tamamlayarak sırt çantasını yüklenerek okuldan çıkarak minibüs durağına yöneldiğinde bir kez daha gerginliğinin mimarıyla, Hande' yle karşılaştı. Asla kaba ya da küfran bir erkek değildi Cüneyt. Ama yaşadığı refüze edilişin onur kırıklığı iradesini birkaç saniyeliğine parçaladı ve Hande tam sağ paralelinden geçerken duyabileceği bir tonlamayla "kompleksli şıllık" diyerek durağa yürümeyi sürdürdü.
Hande, Cüneyt'in küfrünü sarfettiği noktada kendisinden 15 metre kadar uzaklıkta avının uygun zamanını bekleyen bir puma edasıyla öfke dolu gözlerle Cüneyt' e bakıyordu. O ise, alaycı bir tebessümle Hande' ye son kez bakıp, hızla minibüse bindi. Camdan gayri ihtiyari arkasına baktığında Hande' nin mermer heykeller gibi kıpırdamaksızın kendisine bakmakta olduğunu irkilerek gördü.
Yaklaşık yarım saate yakın bir süre sonrasında Ataşehir' de kendisine verilen adreste binanın önündeydi. Zemin kata inerek kapıyı tıklattı. Tüm bu aksiyonlar sırasında gözlerinin önünde olan yegane görüntü Hande' nin bakışlarında ki öfkeydi.
Kafasından yığınla düşünce resmi geçit yaparcasına süratle akıyordu. "Sanırım beni yönetime şikayet edecek...Amaaan ne halt ederse etsin!" Bu düşünsel monolog Zafer'in kapıyı açışıyla son buldu.
Zafer sessiz, sevimli, kendi halinde ve çalışkanlığıyla nam salmış, kimilerine göre tam bir "inek"ti. Ama ekonomi konusundaki dehasına her zaman şapka çıkartılırdı.
Cüneyt içeriye girdiğinde etrafı hızla süzdükten sonra Zafer'e İbrahim' in gelip gelmediğini sordu. Zafer ise İbrahim'in kendisine telefon açtığını ve ağır gribe yakalandığından gelemeyeceğini söyledi.
Satılmış olmanın verdiği kızgınlıkla salona geçti.
Zafer çay demlediğini, rahatına bakmasını söyleyip Cüneyt'i salonda bırakarak mutfağa yöneldi. Kendi halinde mütevazı bir daireydi Zafer'in evi. Cüneyt yerinden yavaşça doğrularak evin bulunduğu sokağı seyretmeye başladı. Hafif hafif yağmakta olan kar şiddetini artırıyordu. Tam arkasını dönmek üzereyken arkada birleştirdiği elleri soğuk bir metal hissiyle ürperdi. Soğuk metal hissini takip eden klips sesiyle birlikte Cüneyt şaşkınlıkla arkasına döndü ;