Lila'nın iç çekişini duyunca kendime geldim ve dikeldim. Hemen ardından da yakamı ve papyonumu düzelttim.
Alara'nın saçlarındaki kurdeleleri görünce gözümden bir damla yaş süzülüverdi. Annesi de sağ olduğu sürece hep lüle lüle olan saçlarına benzer kurdeleler takardı. Alara'nın taktıkları ise ona yalancı bir masumiyet katar ve sanki zararsızmış gibi görünmesini sağlardı. Süzülen o bir damla yaşı kimselere fark ettirmeden silerken Alara'nın yüzündeki asabi ve huysuz ifadeyi fark ettim. Hafiften homurdanmaya başladığını fark ettiğimde ise onu yatıştırmak için öne atıldım.
''Eve gitmek istemediğinize emin misiniz efendim?''
''Aç değilim.'' diye lafı ağzıma tıkadı Alara.
Gözlerini masadan bir an olsun ayırmamıştı.
''Hem burayla henüz daha işim bitmedi.''
Lila da onu onaylayarak başını salladı. O muhteşem mavi gözleri pırıl pırıl parlıyordu. Alara'nın gözleri her zaman ışıl ışıl olmuştu. Bunun sebebi, dünyanın o acımasız gerçekliğiyle hiçbir zaman yüzleşmemiş olmasıydı.
''Gece daha yeni başlıyor.'' dedi Alara.
Alara ve Lila, ülkenin en prestijli okulu olan Arden Koleji'nde tanışmışlardı. Ataşehir'de bulunan bu okul, yalnızca ülkenin en elit ailelerine tahsis edilmiş olan yatılı bir okuldu. 1721 yılında kurulmuş olan bu okulun kuruluşunun tek bir amacı vardı. Bir gün ülkenin dengelerini elinde tutacak olan bu seçkin ailelerin çocuklarının en iyi eğitimi almalarını ve kaynaşmalarını sağlamak. Okulun öğrenci sınırı yüz elli ila iki yüz arasındaydı. Bu sayının içerisinde köklü aile kontenjanı, nüfuzlu ailelerin referansları ve gizli yürütülüp kılı kırk yararak seçilenler mevcuttu.
Kısacası Arden Koleji, Türkiye içerisinde nevi şahsına münhasır bir okuldu. Kağıt üzerinde bir okul olarak bile gösterilmiyordu. Burası bir hayır kurumuydu. İşin komiği, hiçbir öğrenciden tek bir kuruş para bile istenmezdi. Zira okulun böyle bir desteğe ihtiyacı yoktu. Nesiller boyunca zenginlerin çocuklarına ev sahipliği yapan bu okul, artık öyle bir noktaya gelmişti ki kendi içerisinde bile ayrı bir servet transferi dönüyordu. Buraya parayla giremez ancak içeriye kabul edilirdiniz. Okulun esas amacı ise öğrencileri eğitmekten öte servetin kendi aralarında kaldığından emin olmaktı.
Böyle bir yerin varlığı ağzımda hep kekremsi bir tat bırakıyordu ama yapabileceğim bir şey yoktu. Hanımefendim ne zaman isterse onunla okulun kapısına kadar gelirdim. Emrine amade bekleyen özel bir şoförü olmasına rağmen sırf ömrüm boyunca asla tadamayacağım bu serveti ve gösterişi gözüme gözüme sokmak için bazen özellikle benimle gelirdi okula. Bu durumdan hastalıklı bir zevk aldığını söyleyebilirim.
Arden Koleji'nin yerleşkesi tek kelimeyle nefes kesiciydi. Gerçi hiçbir zaman o yerleşkeyi kendi gözlerimle görme imkanı bulamamıştım çünkü dışarıdan gelen personelin kapıdan içeriye girmesi yasaktı. Buna karşılık içerisinde on altıncı yüzyıl saraylarını andıran binaların, tenis kortlarının, profesyonel bir spanın, turnuva standartlarında bir golf sahasının ve bahçelerin olduğunu biliyordum. Hatta içerisinde kendine ait bir gölü ve ormanı bile vardı. Okulun resmi yabancı dilleri İngilizce, Almanca ve Fransızca'ydı. Buna karşılık son dönemlerde Çince ve Arapça dersleri de verilir olmuştu.
Yabancı dil, uluslararası ilişkiler ve diplomasi üzerine verilen ağır derslere rağmen buranın esas amacı çevre edinmek ve sınıf bilinci aşılamaktı. Evet, sınıf bilinci aşılamak denince akla bunun gelmediğine eminim. Buna karşılık Arden Koleji'nde yapılan şey tam olarak buydu. Öğrencilere ne kadar ayrıcalıklı ve özel kişiler oldukları her seferinde hatırlatılıyor ve onlardan olmayanlara karşı nasıl davranmaları gerektiği öğretiliyordu. Okuldaki eğitmenlerin çoğu, alanında dünyaca ünlü isimlerdi. Yine de ne kadar iyi eğitim alırlarsa alsınlar öğrencilerin çoğu bu durumu pek umursamıyordu. Bir aksilik olmadığı sürece hepsi hayatlarının sonuna kadar hiçbir kaygıya sahip olmayacaklardı zaten.
Her iki kız da on iki yaşından beri bu okulun bünyesindelerdi. Hatta Lila'nın ailesi, sırf kızları rahat etsin diye okulun yanında içerisi çalışanlarla dolu ekstra bir ev daha almıştı. Buna karşılık ikisinin samimiyeti geçtiğimiz bir yıla dayanıyordu. Zira öncesinde aralarında oldukça sinsi ve içten pazarlıklı bir rekabet mevcuttu. Zamanla aslında pek çok ortak noktaları olduklarını ve benzer şeylerden zevk aldıklarını fark etmişlerdi. O günden sonra da aralarından su sızmaz olmuştu. Lila'nın Soykan yalısındaki ilk gününü hatırlıyorum da... Cidden birbirlerine çok benziyorlardı.
Okul, ikisinin de her şeyi kendilerine hak gören, kibar görünümlü ama bir o kadar da acımasız olan tavırlarını törpülemek yerine aksine bu yönlerini besliyordu. Her iki kız da bu sayede aynı bir çiçek gibi serpilip açılmışlardı. Bu metaforu iyi bir anlamda kullanmıyorum.
Bazen konuşmalarından kulak misafiri olduğum kadarıyla okulun içerisinde kendince bir hiyerarşi vardı ve giydikleri ceketlerin renginden bu durumu anlayabiliyorlardı. Yıllar öncesinde insanları zorbalamak için üretilen bu durum, zamanla yazısız bir kurala dönüşmüştü. Şimdilerde de okula gelen her öğrenciye üç renk ceketten biri veriliyordu.
En tepede bordo renk ceket giyen safkanlar yer alırdı. Bunlar köklü ailelerin çocuklarıydı. Hepsi nesillerdir zengindi zaten. Birçoğunun soyu okulun kuruluşuna kadar gidiyordu. Kimisi ise cumhuriyetin ilk yıllarında zenginleşenlerdendi. Bu yüzden de kendilerini safkan olarak görüyorlardı.
Onların bir altında ise turuncu renk ceket giyenler vardı. Onlara malum partili de denirdi. Hepsinin ailesi hemen hemen geçtiğimiz yirmi yıl içerisinde zenginleşmiş ve sonradan görme ailelerin çocuklarıydı. Dışarıdan ne kadar lüks bir hayat yaşarlarsa yaşasınlar içlerinin boş olduğu düşünülürdü.
En altta ise yeşil renk giyen avamlar bulunurdu. Standart bir Türk ailesine göre zengin sayılıyor olsalar da diğer iki tabakaya kıyasla fakir kalan bir gruptu bunlar. Nitekim yeşil renk giymelerinin sebebi de okulun çimenleriyle denk görülmelerinden geliyordu. Avamlar ancak safkanların ve malum partililerin ayaklarının altında ezilen bir çimen parçası olabilirlerdi.
Bu ceketlerin ayrımı hiçbir zaman açıktan söylenmese de herkes neyin ne olduğunun farkındaydı. Bu sayede herkes haddini bilir ve kimse sınırları aşmaya çalışmazdı. Kimse bir safkana gözünün ucuyla bile bakmaz veya avamlardan birisi bir malum partiliye sataşmazdı.
Hayatı boyunca zengin olan bir çocuğun Arden Koleji'ne girip de önüne turuncu ceket atıldığında yaşadığı hayal kırıklığını da kızlardan öğrenmiştim yine. Neredeyse tamamı bordo ceket giyme hayaliyle gelir ama içeriye adımlarını atar atmaz onlara asla bir safkan olamayacakları hatırlatılırdı. Onlar, geçtiğimiz yirmi yılda siyasetle buraya gelmeyi başarmış olan görgüsüz ailelerin çocuklarıydı. Yeşil ceketliler içinse hava hoştu. Onlar okula kabul edilmeyi başardıkları için bile mutlulardı. Haliyle durumdan şikayetçi değillerdi. İçeriye adım atabilmiş olmak bile onlar için birer şükür sebebiydi. Arden Koleji'nden içeriye adım atabilmek bir lütuftu.
Safkanların sayısı oldukça azdı. Hatta mevcut son sınıflardan sadece dört tanesi safkan. Alara ve Lila da safkandı tabii ki. Alara'nın aksine Lila'nın ailesi bankacılık sektöründe değildi. Onlar daha çok Orta Doğu ve Akdeniz arasında mekik dokuyorlardı. İkisinin okulda yan yana yer alması bile onlara ciddi bir güç kazandırıyordu.
Saygı edinmek için bir taraflarını yırtan malum partililer veya avamların aksine safkanlara resmen kraliyet ailesi mensubu gibi davranılırdı. Hal böyle olunca statü atlamak isteyen malum partililer ve avamlar, safkanların peşlerinde dolaşır ve onlara dalkavukluk ederlerdi. Okulun içerisine benim gibi çalışanların girmesi yasak olduğu için safkanlar, kendilerine yalakalık etmeye çalışanları ayak işlerinde kullanırlardı. Hatta kimi zaman avamlara çantalarını taşıtır, getir götür işlerini yaptırır ve alenen aşağılarlardı. Safkanlar, kendisini bu kadar çaresiz duruma düşüren bu insanlardan hem tiksinir hem de bu durumdan keyif alırlardı. Karşı tarafla uzun uzun oynar ve bir noktada artık sıkıldıklarında ise onu kapının önüne koyarlardı. Suzan Hanımın nasıl olur da bu okuldan mezun olduğuna halen daha akıl sır erdiremiyorum. Ama sanırsam geçmişte yaşamayı bırakmam gerekiyor. Zaten zenginin malı yine züğürdün çenesini yordu.
Yıllar içerisinde Alara ve Lila da kendilerine bu alt sınıflardan evcil hayvanlar edinmişlerdi. Buna dair aklıma gelen ilk örnek, parayı yeni bulmuş bir teknoloji girişimcisinin kızı olan bir avamdı. Alara onu neredeyse altı ay peşinden koşturmuş, kitaplarını taşıtmış ve halka açık şekilde kendisine dalkavukluk yaptırmıştı. Hatta kızı yalımıza bile getirmişti. Uzaktan gördüğüm kadarıyla kız, uyumlu ve iyi huylu biriydi. Alara'ya yaranmak için yanıp tutuşuyordu. Buna karşılık bu saf kız, bir anlık gaflete düşüp kendisini Alara'nın gerçekten arkadaşıymış gibi gördüğü anda kapının önüne konmuştu.
Bir başkası ise Kayserili bir ailenin kızı olan bir malum partiliydi. Ailesinin enerji alanında ciddi yatırımları vardı. Ülkedeki her şeye yetecek bir serveti varmış gibi görünüyordu. Bir malum partiliden de beklenmeyecek kadar asil duruyordu. Lila'ya yaranmaya çalışmıştı ve bunun için de ortak ilgi alanları olan at biniciliğinden yürümüştü. Maalesef ki bu durum Lila için yetersiz kalmıştı ve kız onun için bir tür asistana dönüşmüştü. Hatta Lila her seferinde kızın malum partili olarak anılmaktan şikayet etmesine dayanamadığını söyler dururdu. Bardağı taşıran son damla ise kızın yönetim kurulunun huzurunda Lila'ya ''Lilacım'' demesi oldu. Lila kızı birkaç gün içerisinde okuldan attırdı. Kızın şimdilerde Amerika'da okuduğu söyleniyor.
Bu durum aslında bir safkanın daha bu gencecik yaşında bile güç konusunda ne kadar acımasız olabileceğinin bir göstergesiydi. Bir safkanın nüfuzunun dünya çapında nerelere kadar uzanabileceği hiç belli olmuyordu ve safkanlar arasında dahi gerçek kimliği aynı bir sır gibi saklanan çok özel bir kızın olduğu söyleniyordu. Dışarıdan bakıldığında klas bir duruşa ve bir tanrıçanın güzelliğine sahip olan bu kızın Arden Koleji'nin dışında ''ilginç'' aktiviteler yaptığından bahsediliyordu. Bu aktivitelerin insanın ilkel içgüdüleriyle alakalı olduğundan bahsediliyordu ve bu isimsiz safkan iyiden iyiye bir efsane haline gelmişti. Bilhassa Alara da bu efsaneye adeta tapıyor ve aynı okulda olmalarına rağmen onun gerçek kimliğini bilmiyor olmak feci halde canını sıkıyordu. Büyük ihtimalle bir gün onun gerçek kimliğini öğrenmeyi ve onu gölgede bırakmayı planlıyordu. Bu uğurda da sık sık beni bir kobay faresi olarak kullanıyordu.
Kızlar yirmili yaşlarının ortalarına kadar bu okulda okumaya devam edeceklerdi. Okulun nüfuzu, herhangi bir üniversiteye gitmelerini lüzumsuz kılacak kadar büyüktü. İkisinin de önlerindeki yol belliydi. Bütün bu hoyratça harcamalarına rağmen paraları katlanarak artmaya devam ediyordu. Bazen mızırdanır ve ufacık meselelerden ötürü hayatın hiç adil olmadığını ve çok acımasız olduğunu söylerlerdi. Siz bir de onu bir bana sorun!
Alara, kendisine ve Lila'ya birer kadeh daha sipariş etti. Lila için alkolsüz bir kokteyl ve kendisi için de bir kadeh Romanée-Conti. Bu şarabı her seferinde gelmeden önce özellikle ayırtırdı. Mekan yönetimi sırf Alara'nın bu isteğini önden bildikleri için her zaman stoklarında ekstra bir tane tutarlardı.
Garson hızlıca siparişleri getirdi ve içkileri servis ederken hafifçe belini kıvırarak reverans yaptı.
''Afiyet olsun efendim.'' dedi tok bir sesle.
''Kumarhanemiz bu akşamki ziyaretinizden şeref duydu.''
Alara sanki onunla aynı ortamda bulunarak bile adam lütfediyormuş gibi bir tavırla başını salladı. Lila ara sıra teşrif etse de Alara buranın tam anlamıyla müdavimiydi. Koca bir fiş yığınını masanın ortasına doğru itti.
''Hepsini kırmızıya basıyorum.''
İçimden fişlerin toplam değerini hesaplarken yutkundum. Yaklaşık bir milyon liradan fazlası vardı orada. Bu ülkede şu paranın çeyreği için adam vuruyorlar be!
Çark yeniden dönmeye başladı. Sanki ortada dönen para bana aitmiş gibi nefesimi tuttum ve öylece bakakaldım. Top zıpladı, sekti ve tekrardan bir deliğe girdi. Siyah.
''Yok artık haha!'' dedi Lila kıkırdayarak.
Durumdan zevk aldığı belliydi.
''Üst üste üç kez kırmızı geldikten sonra bir tur sen kırmızıya oynadın ve bak sen şu işe!''
Alkolsüz kokteylinden bir yudum aldı.
''Belki de başka bir masaya geçmeliyizdir cidden.'' dedi Lila.
Tam o sırada ise kumarhanenin öbür tarafından kopan yaygarayı fark etti ve gözlerini kıstı. Müşterilerden biri ciddi miktarda para kaybettiği için taşkınlık çıkarıyordu.
''Herkese üyelik vermeye mi başladınız?'' dedi Lila, Fırat'a.
Gözlerini devirdikten sonra ise bana baktı.
''Yakında şuna bile üyelik verirsiniz artık.''
Alara bu lafa kıkırdarken utançtan kıpkırmızı kesildim. Fırat ise o esnada güvenliklerle konuştu ve bir dakika içerisinde adamı yaka paça dışarıya attılar.
''Kusura bakmayın efendim.'' dedi Fırat başını öne eğerek.
''Beyefendinin üyeliğini hemen iptal ediyoruz ve bir daha da böyle bir manzaranın tekrar yaşanmaması için ne gerekiyorsa yapacağız.''
Yakındaki bir garsonu çağırdı.
''İsterseniz bu durumu telafi etmek için bu geceki içkileriniz müessesemizden olsun?''
''Fark etmez.'' dedi Lila, Alara'ya doğru dudak bükerek.
''Ama bir anlığına bu seneki bağışımla beraber kendi üyeliğimi de iptal mi etsem diye düşünmedim değil hani?''
Alara ise bu söze karşılık kadeh kaldırdı.
''Keyfimizin kaçmasına izin vermeyelim. Gece daha uzun!''
Maalesef ki evet, gece daha uzun. Alara'nın şahsi hizmetçisi, dadısı, gözetmeni ve kum torbası olarak geçirdiğim on sekiz yıl içerisinde onun ruh hallerini okumayı çok iyi öğrenmiştim. Omuzlarındaki o hafif gerginlik, parmaklarını masaya tıkırdatması ve yüz ifadesi, bunların hepsi, yaklaşmakta olan fırtınanın ayak sesleriydi. İnsanların arasından ayrıldığımız anda da bu öfkesini bana yönlendirecekti. Başıma neyin geleceğini çok iyi biliyordum.
Boğazımı temizledim.
''Belki de bir mola vermelisinizdir efendim? Temiz hava size iyi gelecektir.''
Alara başını kaldırıp bana baktı ve gözlerini kıstı.
''Şu an iyi değil miyim yani?''
Yutkundum ve esas duruşa geçtim.
''Öyle demek istemedim efendim.''
''Sana düşünmen için para vermiyorum herhalde?'' dedi.
Sesi sadece benim duyabileceğim kadar kısıktı.
''Sana orada durman için para ödeniyor. Şu karşıdaki ayna kadar antika duruyorsun zaten.'' dedi karşıdaki aynayı başıyla işaret ederek.
Ardından köşedeki kaideyi gösterdi.
''Şuradaki mermer büste de benziyorsun aslında yaş olarak.''
Büste şöyle bir bakınca bunun Roma İmparatoru Caligula olduğunu hemen anladım. Aslına bakılırsa Caligula ve Alara arasında korkutucu derecede fazla benzerlik vardı ama bu başka bir günün konusu.
Başımı öne eğip geriye doğru bir adım attım.
''Kusuruma bakmayın efendim. Her zamanki gibi haklısınız.''
Alara yüzünü tekrardan masaya döndü ve Lila ile beraber yakında Monako'da gerçekleşecek olan bir gala hakkında konuşmaya başladılar. Lila'nın ailesinin Monako'da bir yerleşkesi vardı ve bir süredir Alara'yı oraya çağırıp duruyordu. Gerçi sadece Monako'ya çağırmıyordu. Mesela babasının on sekiz yaşına özel olarak aldığı yatıyla beraber bir Akdeniz turuna da çağırıyordu. Bu yatla ilgili son günlerde o kadar fazla konuşuyordu ki ister istemez yata dair bütün özellikleri öğrenmiştim. Tam yüz beş metre olan bu devasa yat, hızıyla beraber nefes kesiyordu. Şampanya sarısı gövdesi ve göğe yükselen bembeyaz üst yapısıyla beraber denizin içerisinde ayaklı bir saray gibi görünüyordu. Yatın içerisinde bir helikopter pisti, havuz, hamam, spa ve içerisi tamamen kristal avizeler, özel mermerler ve tablolarla süslenmiş olan bir salon bulunuyordu.
Bunu o kadar çok kez dinlemiştim ki artık ezberden sayabiliyordum bütün bu özellikleri. Anladığım kadarıyla bu yat, Lila'nın ikinci evi gibiydi. Kendisi ve yakın çevresiyle beraber meraklı gözlerden uzakta takılabiliyorlardı. Hatta bir keresinde şaka yollu beni de çağırmış olsa da hiçbir zaman o yatı gerçekten görmedim. Zaten gördüğüm zaman büyük ihtimalle bütün gün boyunca onlara hizmet etmek zorunda kalacaktım.
Zaten Alara ile olan bütün gezilerim böyle geçmişti. Mesela onunla beraber Paris'e gitmiştim ama Eyfel Kulesi'ni görmemiştim. Kahire'ye ayak basmıştım ama piramitleri görememiştim. Hatta onunla Tanzanya'ya bile gitmiştim ama Kilimanjaro'nun yüzünü bile görmemiştim.
Bunun yerine ben daha çok otel odalarını görmüştüm. O odalara yerleştirdiğim elbiselerini de sık sık görmüştüm. Onun güneşlenmesini veya masaj yaptırmasını da uzun uzun görmüştüm. Bir keresinde Maldivler'e kadar gitmiştik ama suya ayağımı bile değdirememiştim. Ama güneşlenirken onu görebilmiştim.
Masadaki fişler birer birer eriyip giderken bu geceki toplam zararımızı düşünüyordum. Annesine verdiğim sözden ötürü söze girmek zorunda olduğumu hissettim.
''Saat epey geç oldu efendim.'' dedim son bir çabayla.
''Biraz dinlenmek ister miydiniz?''
Alara küçümser bir tavırla burnundan soludu. Ardından kolunu sandalyenin kenarına uzatarak arkasına yaslandı ve gözlerini kısıp beni süzmeye başladı. Elbisesinin yırtmacından ötürü bacaklarını görebiliyordum ve artık onun güzel, yetişkin bir kadına dönüşmesinden ötürü hafifçe rahatsız oldum.
''Senin yaşın kaçtı Hacer?''
Gözlerimi kırpıştırdım.
''Kırk yedi efendim.'' dedim kekeleyerek.
Yanaklarım utançtan ötürü kızarmıştı. Henüz yirmi yaşına bile basmamış bir ergenin üstümde bu kadar hakimiyete sahip olması gururumu zedeliyordu. Artık emekliliğime gün saymam, ömrümün geri kalanını huzur içinde geçirmeyi beklemem gerekirken mevcut durumum pek öyle sayılmazdı. Annesine verdiğim sözden ötürü bütün hayatımı Alara'ya adamıştım ve kendi başıma ayakta duracak gücüm de yoktu zaten. Bir bakıma, varoluşum, Alara'ya o kadar göbekten bağlıydı ki sabahları onun kaprislerini çekmiyor olsam hayatımın bir anlamı olur muydu emin değilim. Kulağa ne kadar küçük düşürücü gelirse gelsin, onunla uğraşmak ve onun dırdırını çekmek hayatıma bir anlam katıyor.
Alara gözünün ucuyla Lila'ya baktı.
''Ahı gitmiş vahı kalmış bunun da.'' dedi.
Lila alaycı bir şekilde burun kıvırdı. Alara ise eliyle bahis tahtasındaki otuz yedi sayısına tık tık vurdu.
''O kadar yaşlısın ki senin adına bahis bile yapamıyorum.''
Ardından gözlerini kısıp bakışlarını tekrardan bana çevirdi.
''Galiba bu sefer parayı sıfıra basacağım.'' dedi omuz silkerek.
''Sonuçta akşamımı nasıl geçireceğim konusunda sıfır söz hakkına sahipsin.''
Eliyle fiş yığınına uzandı.
''Bu el senin şerefine.'' dedi kurnaz bir gülümsemeyle.
''Kazansam iyi edersin. Yoksa acısını senden çıkarırım.''
Alara'nın gözleri kocaman açılırken Lila da kıkırdamaya başlamıştı. Krupiye ne olduğunu anlayamamış bir şekilde şaşkın şaşkın bakıyordu. Bense titremeye başlamıştım. Öylesine terliyordum ki gömleğimin tenime yapıştığını ve sırılsıklam olduğunu hissedebiliyordum. Bir anda bacaklarım beni daha fazla taşıyamayacakmış gibi hissettim.
''Buna hiç gerek yoktu aslında hanımım.'' dedim.
İçimdense sessizce dua ediyordum.
''Neye gerek olup olmadığına ben karar veririm.'' dedi.
Ardından da fişlerin hepsini sıfıra yerleştirdi.
''Ne kadar ediyor bu fişler?'' dedi gözlerini kısarak.
Krupiye fişlere şöyle bir göz gezdirdi.
''Tam iki milyon lira efendim.''
Alara omuz silkti.
''Güzel. Çevir bakalım çarkı.''
Topun rulet çarkının içinde dönerken çıkardığı sesten ötürü irkildim.
Topu izlerken yutkundum. Gözlerimi toptan ayıramıyordum. Alara ise gözünü bile kırpmıyordu. Bakışları tamamen bana kilitlenmiş, en ufak bir mimiğimi bile pür dikkat izliyor ve beni analiz ediyordu. Yüzündeki ifadeden ötürü şu an inanılmaz keyif aldığını anlayabiliyordum. Normalde bir o kadar tepkisiz ve sakin olan Lila bile heyecanla öne doğru eğilmişti.
Topun çarkta attığı her turla beraber daha da gerilmeye başladım. Alara blöf falan yapmıyordu. Acısını gerçekten benden çıkaracaktı. Bana vereceği yaratıcı cezayı düşünürken daha da terlemeye başladım. Son aylarda her zaman acısını benden çıkarmıştı ve her seferinde de bir öncekinden daha yaratıcı bir yöntem bulmayı başarıyordu.
Kendimi sakinleştirmeye çalışırken gözlerim masanın altına kayıverdi. Alara bunu anında fark etti ve yıllardır giydiği, her tarafı leke içinde olan eski püskü beyaz spor ayakkabılarını ileri geri sallamaya başladı. Bu iğrenç şeyleri gittiği her yerde giyiyordu. Son birkaç yıldır her Allah'ın günü şu aptal şeyleri görmekten gına gelmişti. Üstelik koskoca Arden Koleji'ne giderken bile bunları giyiyordu!
Bu ayakkabılar, sadece ikimizin anlayabileceği özel bir tür şaka gibiydi. Dışarıdan bakanlar, giydiği bu ayakkabıların genel kılık kıyafetiyle yarattığı tezattan ötürü hiçbir şey anlayamazken Alara ise onlara hiçbir açıklama yapmıyordu. Bağcıklarını bile bağlamıyordu çoğu zaman! Her iki ayakkabının da burnu aşınmaktan ötürü yırtılacak hale gelmişti. Öyle ki sol tekinin önünde ufak bir delik açılmıştı. Baktığınız zaman ayağını görebiliyordunuz. Çorap falan hak getire zaten.
Arkadaşına özenen Lila da aynı onun gibi artık ölmek üzere olan ayakkabılar giymeye başlamıştı. Ve bütün bunların tek sebebi bendim! Bu kadar önemli iki ailenin kızlarının benim için giyim tarzlarından feragat ediyor olmalarıyla onur mu duymalıyım emin değilim. Sonuçta iyilik olsun diye yapmıyorlar bunu!
Gözlerimi bir saniyeden biraz fazla bir süre boyunca ayakkabılarına dikince başımın döndüğünü hissettim. Başımı tekrar kaldırdığımda Alara'yı pürdikkat beni izlerken buldum. Dudağının kenarı kıvrıldı ve sanki inadına dikkatimi oraya çekmek istermiş gibi ayağını daha hızlı sallamaya başladı.
''Dua et ki sıfır gelsin yoksa seninle çok eğleneceğiz!'' dedi sırıtarak.
''Eğleneceğiz derken hepimizi kastediyor bu arada.'' dedi Lila.
Bu sırada krupiye, müdür ve personeller tam olarak neyin olup bittiğini anlayamamışlardı. Lila hafifçe öne eğildi, pes bir sesle beraber Fransızca bir şeyler söyledi. Uzanıp ceketimin yakasını çekiştirirken sinsi sinsi sırıtıp dudaklarını yaladı. Fransızca bilmiyorum ama gözlerindeki o yırtıcı bakışların hiç de hayra alamet olmadığını çok iyi biliyorum.
Top çember çizdi, yavaşladı ve peş peşe üç kez sektikten sonra bir deliğe girdi. Krupiye numarayı teyit etmek için öne eğildi ve kazananı gür bir sesle duyurdu.
''Sıfır. Kazanan numara sıfır.''
Ortamda bir sessizlik oldu. Sonrasında ise Lila ellerini çırptı ve bütün personeller de alkışlamaya başladı. Krupiye gülümserken müdürlerden biri ise kasıla kasıla masaya yaklaştı. Ardından ise Alara'nın önüne tam yetmiş milyon tl değerinde rengarenk plastiklerden oluşan bir çip yığını serdi. Sanki yeterince parası yokmuş gibi bir insanın bütün hayatı boyunca çalışıp kazanacağı paradan daha fazlasını sırf çarkın içerisindeki top istedi diye bir anda kazanıverdi benim saygıdeğer hanımım.
Fırat da hemen saniyeler içerisinde dibimizde bitiverdi. Üst üste övgüler diziyor ve ikram olarak bir şarap daha getirtiyordu. Yüzünden buram burak sahtelik akıyordu. Kahrından öldüğüne eminim şu anda. Bir yandan Alara'nın gitmesini engellemek ve oynamasına devam etmek için elinden geleni yapıyor, bir yandan ise sevinmiş gibi görünmek için elinden geleni ardına koymuyordu.
Bense rahatlamıştım. Geri geri gidip duvara çarparken az kalsın düşüyordum. Alara'yı tek bir seferde bundan daha fazlasını kazanırken de kaybederken de görmüştüm ama burada mevzu para değildi. En azından bugünlük cezalandırılmaktan kurtulmuştum ve mutluydum. Yutkundum.
Alara ise bu devasa kazancı yüzünde hiçbir sevgi kırıntısı olmadan kutladı. Sandalyesine geri yaslandı, ayaklarını masanın altına doğru kaydırdı ve çenesini avucuna dayadı. Göz göze geldiğimizde ise tek kaşını kaldırdı ve dilini dışarıya çıkardı.
Halinden resmen hayal kırıklığına uğradığı belli oluyordu. Acısını benden çıkarma şansını kaçırdığı için mutsuzdu.
''Tebrikler efendim.'' dedim.
Bu paranın tek bir kuruşuna bile dokunamayacaktım ve hepsi ileride yapılacak yatırımlar için finans müdürüne paslanacaktı. Ama bunların hiçbirisi umurumda değildi. Kurtulmuştum.
Alara sanki sonuç zerre umurunda değilmiş gibi omuz silkti ve ardından da gözlerini kısarak bana pis pis baktı.
''Sen neye seviniyorsun ki?'' dedi şımarıkça.
''Senden acısını her türlü çıkartacağım zaten. Sanki sebebe ihtiyacım var?''
İrkildiğimi görünce kıkırdadı. Çok geçmeden Lila da kıkırdamaya başladı. İkisinin de gözleri parlıyordu ve ışıl ışıldı.
''Hem de öyle bir çıkaracağız ki!'' dedi Lila kıkırdayarak.
Başımı yana sallayıp geri çekildim ve dengemi korumak için duvara yaslandım. Gece tam da Alara'nın dediği gibi yeni başlıyordu. Onun için esas eğlence her zaman bendim. Kendimi yalıya döndüğümüzde olacaklara karşı hazırlamaya çalıştım. Yalıdan içeriye adımımızı attığımız anda Alara'nın maskesi düşecek ve gerçek benliğiyle karşılaşmak zorunda kalacaktım. Her zaman olduğu gibi. Tek başıma.
Ancak şimdilik bunların hiçbirini belli etmemeye çalıştım. Sonuçta vereceğim tek bir yanlış tepki bile pahalıya patlayabilirdi. Sonuçta Soykan ailesine girdiğimden beri rolüm hep bu olmuştu. Baha ihtiyaç duyulmadığı sürece görünmez olmalı, laf düşmediği sürece konuşmamalıydım. Üstümde olanların dediklerine ise boyun bükmeli ve ne derlerse yapmalıydım.
Bu rolü o kadar uzun süredir oynuyordum ki artık gerçek benliğimi yitirmiştim. Geceleri odamda yalnız kalmama izin verildiği zamanlarda oturur ve genç kızlığımı hayal ederdim. Eskiden benim de hayallerim vardı. Rüyalarım vardı. Şımarık bir kızla uğraşmak zorunda kalmadığım o güzel rüyalar...