BÖLÜM 2
Üç gün boyunca kimse bana "şüpheli" demedi. Kimse bana "katil" de demedi. Sadece sorular sordular ve ben cevap verdim. Sonra bir sabah, o sorgu odasının kapısı arkamdan kapandı ve hayatım ikiye ayrıldı: oradan öncesi ve oradan sonrası.
Antalya Emniyet Müdürlüğü'nün ikinci katındaki o oda, dünyanın en soğuk odasıydı. Duvarlar griydi, yer muşambaydı, tavanda tek bir floresan asılıydı ve o lamba öyle bir yanıyordu ki insanın gözünün içine bakıyor gibiydi.
Karşımdaki kadın komiser kırk yaşlarındaydı. Adı önemli değil; sonradan hepsinin adını unuttum. Sadece seslerini hatırlıyorum.
Komiser: Balkonda tam olarak ne gördünüz?
Ben: Bir gölge.
Komiser: Bir gölge.
Ben: Evet. Korkuluğun öbür tarafından geçti. Sanki boşluktan süzüldü.
Komiser kalemini masaya bıraktı, arkasına yaslandı. O "bir gölge" cevabına, sonradan kaç kere gülündüğünü bilemem.
Komiser: Sevda Hanım, o balkonda dört kişi olamaz. Siz, Melek, İrem. Üç kişi. İrem yatakta uyuyor. Melek düşüyor. Geriye siz kalıyorsunuz. Peki gölge kim?
Ben: Bilmiyorum.
Komiser: Peki neden balkondaydınız?
Ben: Uyandım. Yatağı boştu. Baktım.
Komiser: Saat kaçta uyandınız?
Ben: 02:40.
Komiser: 02:40'ta uyandınız, balkona gittiniz, Melek'le konuştunuz, sonra düştü. Arada ne kadar zaman geçti?
Ben: Bilmiyorum. Bir dakika? İki dakika?
Komiser: İki dakikada olan biteni anlatın bana. Baştan.
Anlattım. Kaç kere anlattım, bilmiyorum. Ama her seferinde aynı cümleye çıkıyordu ve o cümle beni kurtarmıyordu, batırıyordu:
"Balkonda senden başka kimse yoktu."
O üç gün içinde İrem'i de sorguladılar. İfadesinin bir kopyasını bana çok sonra, avukatımın elinde gördüm. Okuduğumda ellerimin titremesini hâlâ hatırlıyorum.
İrem, sakin bir kadındı. Bunu hep biliyordum. Ama ifadesindeki o sakinlik, bir insanın sakinliği değildi; bir dosyanın sakinliğiydi.
Komiser: O gece ne oldu?
İrem: Saat bire çeyrek kala odaya döndük. Ben çok yorgundum, hemen yattım. Melek balkona çıktı. Sevda da bir süre ayakta durdu.
Komiser: Sevda ayakta mıydı?
İrem: Evet. Kıyafetini değiştirdi, telefonuna baktı. Sonra yattı, sanırım.
Komiser: Sanırım?
İrem: Ben uyudum. Ama uykuya dalarken yatağında olduğunu biliyorum.
Komiser: Peki 02:40 civarında?
İrem: Bir ses duydum. İki kadın sesi. Tartışma gibi değil, ama tartışmaya yakın. Sonra balkon kapısının açıldığını duydum. Sonra... sonra çığlığı duydum.
Komiser: Çığlık mı, çarpma sesi mi?
İrem: İkisi de. Önce bir ses, sonra bir ses daha.
İşte o noktada, dosyanın omurgası çatırdadı. Çünkü İrem iki ses duymuştu. Ben sadece bir ses duymuştum. Ve benim gözlerim bir gölge görmüştü.
Komiser: Melek'in bir şeyden korktuğunu söylediniz. Ne demek istediniz?
İrem: Melek son günlerde gergindi. Telefonu sürekli çalıyordu, açıyor, kapatıyordu. Bir kere bana "yanlış bir insana güvendim" dedi.
Komiser: Sevda'yı mı kastetti?
İrem: Bilmem. Ama Sevda'yla aralarında bir şey vardı. Bir borç meselesi. Melek ona para vermişti, geri alamıyordu. Ya da almak istiyordu. Tam bilmiyorum.
Komiser: Sevda'da Melek'e karşı bir kıskançlık var mıydı?
İrem: Melek herkesin ilgisini çekerdi. Sevda da bunu biliyordu. Belki... belki biraz rahatsızdı.
Bunların hiçbiri tek başına yeterli değildi. Ama hepsi bir araya gelince, bir tablo oluştu. Ve o tablo, benim yüzümdü.
Dosyadaki deliller:
- Balkon korkuluğunda parmak izlerim. Normaldi; ben orada durmuştum. Ama İrem'in izi yoktu. Yani İrem balkona hiç çıkmamıştı.
- Melek'in sol bileğinin üstündeki morluk. Dans ederken benim elimle olmuştu. Ama adli tabip, morluğun "sıkı bir kavrama" izlenimi verdiğini yazmıştı.
- Melek'in sol kürek kemiğinin üstündeki ikinci morluk. Bunu kimse açıklayamadı. Ve bu morluk, düşüşten önce oluşmuştu.
- Melek'in boynundaki ince zincir yoktu. Balkonda da, aşağıda da, odaya da bulunamadı.
- Melek'in cep telefonu yoktu. Arama emriyle otelin her yeri tarandı; bulunamadı.
- Balkon korkuluğunun yüksekliği 1,08 metreydi. Melek 1,68 boyundaydı. Yani düşmek için tırmanması gerekiyordu. Ama tırmanmak için korkuluğun üstünde hiçbir ayak izi, hiçbir toz bozulması yoktu.
Ve en önemlisi:
Balkonun altındaki toprak şeridinde, korkuluğun dibinde, bir çift yalın ayak izi vardı. Melek'in. Ama ayak izleri korkuluktan 40 santimetre uzakta başlıyordu.
Yani Melek korkuluktan atlamamıştı. İtilmişti.
Ya da... birinin onu oradan çektiği bir dünyada yaşıyorduk.
Avukatım gençti, iyi niyetliydi ve çaresizdi. Bana her şeyi açıkça anlattı, ki bu iyi bir şeydi ama acı veren bir şeydi.
Avukat: Bir gölge gördüğünüzü söylüyorsunuz ama o gölgenin kime ait olduğunu söyleyemiyorsunuz. İrem "iki ses duydum" diyor, siz "bir ses" diyorsunuz. İrem "uyudum" diyor ama balkona hiç çıkmadığı için korkulukta izi yok, yani onun uyuduğunu da ispatlayamıyoruz. Ve Melek'in iki moruğu var, ikisi de sizin elinizden çıkmış olabilir.
Ben: Ama ben yapmadım.
Avukat: Bunu biliyorum. Ama mahkeme "biliyorum"la çalışmıyor.
Duruşma İstanbul'da görüldü. Melek'in ailesi İstanbulluydu, bizim üniversitemiz İstanbulluydu, dava oraya gönderildi. Ben de Antalya'dan İstanbul'a, kapalı bir kasa gibi taşındım.
Karar 40 dakika sürdü. Ben hayatımın en uzun 40 dakikasında, o tahta sırada otururken, tırnaklarımı avuçlarımın içine geçirdim.
Hâkim yaşlı bir adamdı, gözlüğünün altından bana bir kere bile bakmadı. Karar metnini okurken sesi düz, nötr, ölüydü. Sonra o cümle geldi:
"Sanık Sevda'nın, maktul Melek'i kasten öldürdüğü sabit görülmekle, müebbet hapis cezasıyla cezalandırılmasına..."
Müebbet.
Yirmi beş yaşındaydım. Yirmi beş yaşında, "sonsuz" kelimesinin ne demek olduğunu öğrendim.
Salondan çıkarılırken İrem'e baktım. İlk sırada oturuyordu. Bana baktı, başını hafifçe yana eğdi. Ve o anda, o salonun ortasında, ilk kez şu soru kafamda net bir şekilde belirdi:
Bu kadın o gece gerçekten uyuyor muydu?
Tutukluluk kararının ardından, İstanbul'un Anadolu yakasındaki o devasa cezaevine götürüldüm. Gece nakliydi. Beyaz bir minibüs, arkada küçük bir bölme, bölmenin duvarında tek bir parmaklıklı pencere.
Bileklerime kelepçe taktılar. Metal, soğuktu, tenime yapıştı. Ellerimi kucağıma koyduğumda, kelepçenin ağırlığı bacaklarımın üstüne düştü ve o ağırlıkla birlikte ilk kez, "gerçekten burada olduğum" hissi geldi.
Minibüsün içi karanlıktı. Camdan dışarı baktım. İstanbul akıyordu, ışıkları, köprüsü, kalabalığı, hayatı. Yirmi dakika önce o hayatın bir parçasıydım. Şimdi camın arkasındaydım.
Ayakkabılarımı bir yerde aldılar.
Bunu nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Öğrenciyken hep ayakkabıyla güvende hissettiğimi söylemiştim ya. İşte o ayakkabıları, o kapıda, bir poşetin içine koydular ve bana bir çift plastik terlik verdiler. Mavi, kayışlı, ucuz, tek beden.
O terlikleri giydiğimde ayaklarımın altında artık kendi hayatım yoktu. Başkasının tabanı, başkasının zemini, başkasının ölçüsü vardı.
Koridorlar bitmiyordu. Koca demir bir kapı, ardından bir arama noktası, ardından metal detektörü, ardından ikinci bir kapı. Her kapıda bir kadın, her kadının elinde bir liste. Bana baktılar, üstümü aradılar, saçımı, cebimi, çorabımı. Elleri hızlıydı, umursamazdı. Ben bir bedendim, bir numaraydım, bir satırdım.
Sonra beni bir koridorun başında bıraktılar.
Karşıda, uzun bir koridorun dibinde, bir koğuş kapısı vardı. Kapının üstünde bir numara. Kapının arkasından sesler geliyordu: gülüşmeler, bir kadının yüksek sesle saydığı bir şeyler, demir ranzanın gıcırtısı, ve arada bir, birinin diğerini susturduğu kısa, keskin bir "şşşt".
Kadın gardiyan elini kapının demirine koydu, bana döndü. İlk kez bir cümle kurdu:
Gardiyan Fatma: Burası kadınlar koğuşu. Burada adın önemli değil. Ama bir şeyi unutma: Bu koğuşun bir ağası var. Ve o ağa, seni ilk gördüğü anda, senin ne olduğuna karar verir.
Ben: Ne olduğuma?
Gardiyan Fatma, kapıyı açtı. Gıcırtı, koridorda yankılandı. İçeriden bir sıcaklık, bir koku, bir sessizlik geldi. Ve o sessizliğin ortasından bir çift göz bana döndü.
Gardiyan Fatma: Ağzını açmadan önce, ayaklarına bak Sevda. Burada insanlar senin yüzüne değil, tabanına bakar.
Kapı arkamdan kapandı.