Büşra Hanım’ın evi, şehrin gürültüsünden uzak, içinde huzurun ve titizliğin hüküm sürdüğü bir mabetti. Geniş camekânlı salonunda, özel olarak tasarlanmış ayakkabı dolapları, bir sanat galerisini andırırdı. Bir yanda sivri burun, incecik topuklu stilettolar, diğer yanda spor şıklığın simgesi New Balance 9060’lar, onların hemen yanında ise nostaljik Superstar’lar… Hepsi kusursuz bir düzen içinde, sahiplerinin ayaklarına yeniden kavuşacakları anı beklerdi.
Burak ise bu mabedin görünmez eli, sadık gölgesiydi. Onun için hizmet etmek bir iş değil, varoluş sebebiydi. Büşra Hanım’ın her sabah kapının önüne bıraktığı çamurlu, tozlu ayakkabıları akşam eve döndüğünde pırıl pırıl bulması, aralarındaki sessiz anlaşmanın en büyük kanıtıydı.
O gün Büşra Hanım, yoğun bir iş yemeğinden erkenden dönmüştü. Sessizce hole girdiğinde, ayakkabı dolabının olduğu taraftan gelen hafif bir sese kulak kabarttı. Merakla, ses çıkarmadan yaklaştı ve gördüğü manzarayla adeta olduğu yere çakıldı.
Burak, gözleri kapalı, büyük bir huşu içinde, en sevdiği New Balance 9060 spor ayakkabısının sol tekini iki eliyle tutmuş, burnunu ayakkabının iç kısmına, tam parmakların iz yaptığı o yumuşak deri tabanlığa gömmüştü. Derin, titrek bir nefes aldı. Sanki dünyadaki en kıymetli çiçeğin kokusunu içine çeker gibiydi. Sonra, Büşra’nın gözlerine inanamadığı bir şey yaptı; dilini yavaşça dışarı çıkardı ve ayakkabının iç tabanını, topuktan parmak ucuna kadar, uzun ve yavaş bir hareketle yaladı.
Büşra istemsizce nefesini tuttu. Kalbi deli gibi çarpıyordu.
• Burak!
Burak, elinde ayakkabıyla sıçradı. Yüzü kireç gibi olmuş, elleri titremeye başlamıştı. Ayakkabıyı aceleyle yere bırakırken dizlerinin üzerinde doğruldu. Gözlerini yerden kaldıramıyordu.
• Büşra Hanım… Ben… Ben çok özür dilerim. Siz… Siz erken geldiniz.
Büşra, duyduğu şaşkınlığın ve içinde yükselen tarifsiz heyecanın etkisiyle, adımlarını ona doğru yöneltti. Sesi normalden daha tok ve kontrollü çıkmaya çalışsa da, içindeki tuhaf hazzı gizleyemiyordu.
• Ne yapıyordun sen öyle? Diliyle… ayakkabımı mı temizliyordun?
Burak hâlâ başını kaldıramıyor, kelimeler boğazında düğümleniyordu.
• Evet… Sahibem. Beni bağışlayın. Sadece temizlemek değildi bu.
Büşra bir adım daha attı. Topuklu ayakkabılarının mermer zemindeki tıkırtıları Burağın kulaklarında yankılanıyordu.
• Açıkla o zaman. Neydi? Neden dilini kullanıyorsun? İğrenç bir şey bu, farkında mısın?
Burak sonunda başını kaldırdı. Gözlerinde tuhaf bir parıltı, sesinde ise korkuyla karışık derin bir adanmışlık vardı.
• Hayır sahibem. Benim için iğrenç değil. Sizin ayak izinizin olduğu yeri, sizin bastığınız toprağı öpmek gibi bu. Özür dilerim ama… fırçanın, bezin ulaşamadığı bir temizlik var. Ben sizin ruhunuzun ayakkabıya sinen izini diliyle silecek kadar yakın olmak istedim. Bu bir saygısızlık değil… bu benim görevim. Size olan sadakatimin, şükranımın en derin hali.
Büşra şaşkınlıkla yutkundu. Karşısında, onun rahatı ve mutluluğu için sınırları zorlayan bir adam vardı. Tiksinti duyması gerekirken, bu düpedüz tapınma onda tarifsiz bir güç ve haz duygusu uyandırdı. Kaşlarını kaldırdı, sesini serbest bıraktı.
• Benden iğrenmiyor musun? O ayakkabı bütün gün ayağımdaydı Burak. Ter, toprak, her şey…
Burağın bakışları, yerde duran ayakkabıya, sonra da Büşra’nın titizlikle bakılmış ayaklarına kaydı. Sesi fısıltıdan biraz daha yüksek, ama kararlıydı.
• Sizden çıkan hiçbir şey kirli olamaz sahibem. Her şeyiniz, sizin bir parçanız. Ben onu temizlerken aslında… size olan minnetimi yalıyorum.
Salonda derin bir sessizlik oldu. Büşra, Burağın çökmüş bedenine, titreyen ellerine baktı. O anda, aralarındaki efendi-köle ilişkisinin çok ötesine geçen, kutsal ve sapkın bir bağın varlığını hissetti. Yavaşça eğildi, yerden sağ teki aldı ve Burağa doğru uzattı.
Gözleri Burağın şaşkın gözlerine kilitlenmişti. Sesinde emretmeye alışkın bir kadının soğukluğu yoktu; meraklı, heyecanlı ve keşfetmeye hazır bir kadının nefesi vardı.
• Madem öyle… diğer tekini de ihmal etme. Ama bu sefer gözlerimin içine bakarak yap. Hizmetinin her anını görmek istiyorum.
Burağın gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Bu bir azar değil, bir ödüldü. Elleri titreyerek ayakkabıyı aldı, gözlerini sahibesinin gözlerine dikti ve aynı huşu dolu ifadeyle, dilini ayakkabının içindeki deri tabanlığa, sahibesinin ayaklarının bıraktığı o kutsal ize saygıyla dokundurdu. Artık gizli değil, sahibesinin huzurunda, onun izniyle yapılan kutsal bir ritüeldi...
