Bölüm 2: İlk Seans
Yirmi dokuz yıl geçmişti o ilk dokunuştan. Şimdi kırk yaşındaydım ve masaj masamın başında, en büyük hayalimin eşiğinde duruyordum.
Döndü yengemi size tarif etmeliyim. Altmış iki yaşında, klasik bir Anadolu kadını. Balık etli, etine dolgun bir bedeni var. Beli kalın, kalçaları geniş, göğüsleri iri. Hafif bir göbeği var, oturduğunda kıvrımları belli oluyor. Her zaman temiz, her zaman bakımlı. Türbanını özenle sarıyor, evde de asla açmıyor. Yüzü yumuşak, gözleri koyu renk, bakışlarında bir mahcubiyet var daima.
Dayım Memduh, muhasebeci, düzenli bir adam. O gün işteydi, akşama kadar gelmeyecekti. Yenge, doktorun tavsiyesiyle bel ve ayak ağrıları için masaj yaptırmaya karar vermişti. Beni aradığında sesinde bir tereddüt vardı, ama başka seçeneği yoktu. "Gelir misin, Fatih?" dedi. "Dayın evde değil, ama çok ağrıyor ayaklarım."
Kapıyı o açtığında, içeri girdim. Evdeki o özel koku hemen burnuma geldi. Yıllanmış halı, pişmiş yemek ve bir kadın kokusunun karışımı. Döndü yenge, uzun etekli, bol bir ev elbisesi giymişti. Ayaklarında o eski tip, kapalı terlikler vardı. Topukları hafifçe yıpranmıştı.
"Hoş geldin," dedi, gözlerini yere indirerek. Mahcup bir duruşu vardı. Sanki utanıyordu benden masaj yaptıracak diye.
Salona geçtik. Masaj masasını kurarken, onu gözlemledim. Yürüyüşü ağrılıydı, her adımda yüzü buruşuyordu. Oturdu kanepeye, elleri dizlerinde. "Nereden başlayalım?" diye sordum.
"Belim çok ağrıyor," dedi. "Ayaklarım da... Özellikle topuklarım."
Başladık. Önce bele. Ellerim, o yumuşak, dolgun bedene değdiğinde içimde bir şeyler hareketlendi. Eteklerinin altından, belinin kıvrımlarını hissediyordum. Terli biraz, sıcaktı. Masaj yağını sürdüm, ellerim kayganlaştı.
"Çok güzel," diye mırıldandı. "Ellerin çok sıcak."
Yavaşça aşağılara indim. Kalçalarının üst kısmı, o dolgun etler... Masaj yaparken parmaklarımın arasında hissettiğim o yumuşaklık... Gözlerim, eteğinin ucundan görünen ayaklarına kaydı. O kapalı terliklerin içinde ne vardı acaba?
"Yenge," dedim sesimi yumuşatarak. "Ayaklarını da yapalım. Orada birikir ağrı."
Duraksadı. Sonra başını salladı. "Olur," dedi alçak sesle.
Terliklerini çıkardığında, beyaz, kalın çoraplı ayakları ortaya çıktı. Altmış iki yılın yorgunluğu vardı üzerinde, ama bakımlıydı. Tırnakları kısa kesilmiş, düzgünce törpülenmişti. Çorapların burun kısımları hafifçe incelmişti.
Ellerimle ayağını aldım. Avucumun içine sığmadı, iriydi, etliydi. Parmaklarımı topuğuna bastırdığımda iç çekti.
"Ahh... Orası... Orası çok hassas."
Çoraplı topuğunu okşadım. Yavaşça, daireler çizerek. Kalın çorabın dokusu altında, o yumuşak eti hissediyordum. Kokusunu almaya çalıştım. Temiz çorap, sabun ve hafif bir ayak kokusunun karışımı... Aysel Teyze'ninkine benziyordu, ama daha yoğun, daha olgun bir aromaydı.
"Yenge," dedim fısıltıyla. "Çoraplarını çıkaralım mı? Daha iyi olur."
Kıpırdamadı bir an. Sonra yavaşça, utangaçça, çoraplarını sıyırdı. Çıplak ayakları ortaya çıktı. Topuklarında hafif nasırlar vardı, ama yumuşaktı. Parmak araları pembe, terliydi. Kokusu daha belirgin geldi şimdi. Temiz, ama yoğun bir kadın ayak kokusu.
Ellerimle ayağını kavradım. Parmağımı parmak aralarına soktum, yavaşça masaj yaptım. İç çekişleri değişti. Ağrı değil, başka bir şeydi şimdi hissettikleri.
"Fatih..." dedi boğuk bir sesle. "Ne yapıyorsun sen?"
"Masaj yapıyorum yenge," dedim. "Rahatlatıyor mu?"
Cevap vermedi. Gözleri kapalıydı, yüzü kızarmıştı. Türbanının ucundan ter damlaları süzülüyordu. Ellerim ayaklarından yukarı kaydı. Baldırlarına, diz kapaklarına... Eteğinin altından içeri girdim ellerimle. O yumuşak, balık etli bacakları...
"Dur," dedi ama sesi zayıf çıktı. "Dur... Dayın..."
"Dayım evde değil," dedim. "Ve senin ağrılarını dindirmem lazım."
Eteğini yavaşça sıyırdım yukarı. Dizlerinin üstüne kadar. Kalın, beyaz, eski tip külotlu çorabı göründü. Belinde göbeği hafifçe taşmıştı çorabın üstünden. Kokusu... O koku... Temiz çamaşır, kadın teni ve hafif bir ter aroması.
Eğildim. Yüzümü ayaklarına yaklaştırdım. Kokusunu içime çektim derin derin. Burnum, parmak uçlarına değdi. Dilimle hafifçe yaladım.
"Fatih!" diye irkildi ama kıpırdamadı. "Ne... Ne yapıyorsun?"
"Yenge," dedim bakışlarımı onunkilere dikerek. "Sadece seni rahatlatmak istiyorum. Güven bana."
Gözlerinde çatışma vardı. Utanç, arzu, korku... Ama kıpırdamadı. Ayağını tekrar ağzıma aldım. Yavaşça, parmaklarını tek tek emerek, yalayarak. Tadı tuzlu, tadı tatlıydı. Olgun bir kadının ayak tadı.
Elini uzattı, saçımı okşadı. "Yapma," dedi ama sesi inlemeye dönüşüyordu. "Günah... Bu çok günah..."
Ayağından yukarı çıktım. Baldırları, dizleri, o yumuşak göbeği... Eteğini tamamen sıyırdım. Beyaz külotlu çorabı, geniş kalçalarına yapışmıştı. Göğüsleri ağır, sarkık ama iriydi. Türbanı hâlâ başındaydı, ama yüzü kıpkırmızıydı.
"Yenge," dedim kulaklarına fısıldarken. "Sadece bugün. Sadece biz. Kimse bilmeyecek."
Titreyen elleriyle, kendi eteğini çekti yukarı. İzin veriyordu. O gün, o salonda, Döndü yengemle, ilk kez o sınırı aştık. Ve ben, yıllarca hayalini kurduğum o olgun, balık etli, türbanlı kadının kokusuna, tadına, yumuşaklığına kavuştum.
Dayım akşam eve döndüğünde, biz çay içiyorduk. Yengemin yüzünde hafif bir tebessüm vardı, ayak ağrısı geçmiş gibiydi. Ama gözlerinde, bana baktığında, o gizli anının ışığı parlıyordu. Ve ben, bir sonraki seans için sabırsızlanıyordum.