Bölüm 54: İtaat
Telefonu masaya koyduğumda, odadaki hava değişmişti. Döndü yengem hala titriyordu, ama bu kez bekleyişten, meraktan. Deniz ise gözlerini açmış, o tanıdık ifadeyle bakıyordu. İkisini de kıskaca almıştım. Kayıt, her şeyi değiştirmişti. Artık tamamen benim kontrolüm altındaydılar.
"Şimdi," dedim, ayağa kalkarak. Sesim alçak, emredici, ama içlerinde o tanıdık heyecanı uyandıracak tondaydı. "Gerçekleri bildiğimize göre... kuralları ben koyarım. Anlaşıldı mı?"
Yenge, bakışlarını kaldırdı. Gözlerinde o hafif gülümseme vardı. "Anlaşıldı Fatih. Ne istersen."
"İstediğimi yapacağım," dedim, yanına yaklaşarak. "Ve siz... istediğimi yapacaksınız. İkiniz de. Yan yana geçin. Şimdi."
Deniz, gözlerini kırptı. "Bugün ne yapacaksın?"
"Göreceksin," dedim, gülümseyerek. "Sadece itaat et. Yan yana. Hemen."
İkisi de yavaş yavaş kalktılar. Olgun kadın ve genç kız, yan yana dizilmişlerdi. Döndü yengemin o dolgun vücudu, Deniz'in genç, sıkı formu. İkisinin de duruşlarında o bekleyiş, o istek vardı.
"Çoraplarınızı çıkarın," dedim, kollarımı göğsümde kavuşturarak. "Yavaşça. Adım adım."
Yengem, gülümseyerek başladı. Siyah, ince çorabını topuğundan sıyırdı. Ayağından çıkardı. Önce sağ. Sonra sol. Ayakları ortaya çıktı. Olgun, etli ayaklar. Parmaklarında kırmızı oje. Topuklarında hafif nasırlar. Ve o koku... Ter, deri, ve yıllanmış ayakkabının o yoğun, mayhoş kokusu. Terli, hafifçe ekşimsi, derinin kendi aromasının karıştığı o doğal, çiğ koku.
Deniz ise kendi çoraplarını çıkarırken yüzünde o tanıdık ifade vardı. Beyaz çorapları sıyırdı. Genç ayakları, yengeminkinden farklıydı. Daha pürüzsüz, daha soluk. Ama kokusu... O da terliydi. Gün boyu ayakkabıda durmuş o genç derinin kokusu. Daha keskin, daha yoğun. Adeta burnuma çarpan bir feromon.
"Güzel," dedim, başımı sallayarak. "Çok güzel. Şimdi... yere oturun. Karşımda."
İkisi de yavaş yavaş yere oturdular. Dizleri kalkık, ayakları önlerde uzanmıştı.
"Hayır," dedim, düzelterek. "Diz çökün. Oturun. Ayaklarınızı birbirinize uzatın. Yenge sen... Deniz'e. Deniz... sen de annene. Karşılıklı."
"Bu oyun," dedim, gülümseyerek. "Ve siz bu oyunda benim figüranlarımsınız. Yenge, başla. Ayaklarını Deniz'e uzat. Ve sen Deniz... anneninkine."
Yengem, utanmadan, hatta merakla uzattı. Deniz de aynı şekilde. Ayakları birbirine yaklaştı. Kokular birbirine karıştı.
"Şimdi," dedim, önlerine çökerek. "Önce... yengem."
Elimi uzattım. O etli, terli, kırmızı ojeli ayağı avucuma aldım. Parmaklarım, topuğundan parmak uçlarına kadar gezdi. Deri sıcaktı. Nemli. Ve o koku... Burnuma yaklaştırdım. Derin bir nefes çektim. O mayhoş, terli, kadınsı koku. Yıllanmış deri, kapalı ayakkabı, ve o özel aroma. Kokuyu içime çektim. Dilimle, topuğunu yalayarak, tadına baktım. Tuzlu. Ekşimsi.
"Mm," diye mırıldandım, hala koklarken. "Bu... bu gerçek koku yenge. Kendi kokun."
Yengem, başını geriye attı. Gözlerinde o haz vardı. "Beğendin mi?"
"Çok," dedim, başımı kaldırarak.
Sonra Deniz'in ayağına geçtim. Daha genç, daha sıkı. Ama kokusu daha keskindi. Burnuma yapışan, beynimi uyuşturan o genç kız kokusu. Parmağımla, tabanını okşadım. O pürüzsüz, ama terli deri. Kokladım. Derin, doyumsuz nefeslerle içime çektim.
"İkiniz de..." dedim, kafamı kaldırarak. "Mükemmelsiniz. Şimdi... emir zamanı. Yalayın."
"Ne?" diye patladı Deniz. "Birbirimizin ayağını mi?"
"Birbirinizin ayağını" dedim, sertçe. "Yala. İkiniz de. Aynı anda. Yengem, Deniz'in ayağını. Deniz, annesinin ayağını. Ve iğrenerek... ağızlarınızı kullanarak. Dilleyin. Bu sadece benim için."
"Fatih..." diye mırıldandı yengem. "Uzun sürecek mi?"
"Ne kadar istersem o kadar," dedim, telefonu sallayarak. "Başlayın. Ve bak... çekiyorum. Her şeyi kaydediyorum."
İkisi de, birbirlerinin ayaklarına uzandılar. Yengem, kızının ayağını tuttu. Burnunu buruşturdu. İğrenç geliyordu. Ama başladı. Dilini çıkardı. Yavaş yavaş, tabana dokundurdu. Tadı geldiğinde yüzü ekşidi. Tuzlu, terli, metalik bir tat. Dilini geri çekti, tükürdü. Ama başladı. Daha uzun, daha ıslak bir yalamayla. Dilini, topuktan parmaklara kadar sürdü. Yüzündeki iğrenme ifadesi belliydi. Keyif almıyordu. Ama yapıyordu.
Deniz ise o olgun ayağa baktı. Dudaklarını ısırdı. "Kokusu çok ağır..."
"Yala," dedim, telefonu kaldırarak. "Hadi."
Deniz, gözlerini kapadı. Eğildi. Dudakları, o yaşlı ayağa değdi. İlk temasta yüzü buruştu. Tadı ağzına gelmişti. "İğrenç..." diye mırıldandı. Ama yalamaya başladı. O olgun tabanı, elleriyle tutup, dilini yayarak, tükürüğüyle ıslatarak, yüzünü buruşturarak. Keyif almıyordu. Ama durmuyordu.
"Devam et," dedim, telefonun ekranına bakarak. "Yala. Dille. Islat. İkisini de."
Yengem, daha hızlı yalıyordu. Sanki bitirmek için. Dilini, kızının parmaklarının arasında gezdiriyor, tükürüğüyle köpürtüyor, yüzü ekşiyor, tekrar başlıyordu. "Tuzu... tuzu çok..." diye mırıldandı, nefes alırken. İğreniyordu.
Deniz de aynısını yapıyordu. O dolgun topuğu avuçlayıp, dilini tabana sürdürüyor. Yüzü kızarmıştı. Ama keyif almıyordu. Sadece yapıyordu.
"Güzel," dedim, telefonla çekmeye devam ederken. "Çok güzel. Şimdi... değiştirin. Diğer ayak. Aynı şey. Daha ıslak. Daha derin."
İkisi de, tükürükleri ağızlarından sarkarken, diğer ayaklara geçtiler. Kokular daha yoğundu. Tükürükler karışmış, ayaklar parlıyordu.
"Yala," diye emrettim. "Doyumsuzca."
Yengem, gözlerini kapatıp, genç kızın ayağını ağzına aldı. Daha derin. Dilini, tabanın tam ortasına bastırıyor. Yüzündeki iğrenme ifadesi, yerini mekanik, itaatkar bir ritme bırakmıştı. Hoşlanmıyordu. Ama yalıyordu.
Deniz ise sessizce yalıyordu. O yaşlı ayağı, elleriyle tutup, dilini yayarak. Yüzünü buruşturarak. Keyifsiz, ama durmadan.
"İşte bu," dedim, telefonla yakın çekim yaparak. "İtaatkarlık. Şimdi... durun."
İkisi de, nefes nefese, tükürüklü ağızlarla, ıslak ayakları önlerinde bırakıp bana baktılar. Yengemin yüzünde hafif bir gülümseme vardı. Deniz'in de. Ayak yalaması bitmişti. Rahatlamışlardı.
Ben, ayağa fırladım. Gömleğimi çıkardım. Pantolonumu. Boxer'ımı. Her şeyi. Çırılçıplak kaldım. Sikim, kaskatı, havada titriyordu.
"Şimdi," dedim, yengemin önüne çökerek. "Sen... ayağını uzat. Ben yalayacağım. Ve sen..." Dönüp Deniz'e baktım. "Sen... üzerime çıkacaksın. Ayaklarınla. Basacaksın. Ezecensin. Araba kullanır gibi. Gaz ve debriyaj. Anladın mı?"
Deniz, gözlerini parlatttı. "Yine mi? Seviyorum bunu."
"Evet," dedim, sırtüstü yere uzanarak. Sikim havada, dimdik. "Yenge, ayağını uzat. Ben yalayacağım. Ve sen Deniz... çık üzerime. Ayaklarınla bas. Ez. İki ayağınla. Gaz ve debriyaj gibi. Hafif, sert, hafif, sert."
Yenge, gülümseyerek uzattı. O ıslak, tükürüklü ayağını, yüzüme yaklaştırdı. Kokuyordu. Kendi kokusunu, genç kızın tükürüğünü. Ve başladım. Dilimi, topuğundan parmaklarına sürdüm. Tuzlu. Terli. Islak. Ağzımın içinde gezdiriyordum. Emiyordum. Kokuyordum. Yutkunuyordum. Tadı geliyordu. Yengem, başını geriye atmış, gözleri kapalı, keyif alıyordu. "Mm... işte bu..." diye mırıldandı.
Deniz ise, heyecanla üzerime çıktı. Önce bir ayağı, dizimin yanına. Sonra diğeri. Sikimin üzerine oturdu. Sıcak, etli, ayak tabanı. Tüm ağırlığını verdi. Sikim, o basınç altında inledi. Zevkten.
"Bas," diye emrettim, yengenin ayağını yalarken. "Gaz. Sertçe."
Deniz, bastırdı. Tüm ağırlığıyla. Ayak tabanı, sikimin üzerine tam oturdu. Sıcaklık, basınç, ezilme hissi. Sonra çekti. Hafifledi. Debriyaj gibi. "Böyle mi?" diye sordu, nefes nefese. Keyifliydi. Yüzünde o tanıdık ifade.
"Evet," diye inledim, yengemin ayağını ağzımda gezdirirken. "Gaz... debriyaj... gaz... debriyaj..."
Deniz, arabada gibi, ritmik basıyordu. Gaz, debriyaj, gaz, debriyaj. Sikim, o ayak altında, eziliyor, bırakılıyor, eziliyor, bırakılıyordu. O ayak kokusu, her basışta burnuma çarpıyordu. Yengem, keyifle ayağını yutturuyordu bana. Deniz, keyifle eziyordu.
"Mm, evet..." diye inledim, yengemin ayağını emerken. "Daha sert Deniz... daha sert. Gazı kökle... debriyajı bırak..."
Deniz, gözlerini kapadı. Keyifle. Ritmik, araba kullanır gibi. Gaz pedalına basar gibi sertçe bastırıyor, debriyaja basar gibi çekiyordu. Sikim, o ayak altında, inliyordu. Zevkten, acıdan, baskıdan.
Yengem, keyifle ayağını ileri geri hareket ettiriyordu. Ağzımın içinde. "Kokuyu al..." diye mırıldandı. "Tadını al..."
"Bas Deniz," diye emrettim, nefes nefese. "Gaz... debriyaj... gaz... debriyaj... hızlan..."
Deniz, hızlandı. sikimin üzerinde. Ayakları, terli tabanlarıyla, sikimi eziyordu. Ama sikimde duruyordu. Gaz, debriyaj, gaz, debriyaj. Hızlanmıştı. Ritim kesilmişti. "Boşalacak mısın?" diye sordu, nefes nefese. Yüzünde o keyifli ifade.
"Evet," diye hırladım. "Gaz... kökle... debriyaj... bırak... geliyor..."
Deniz, son bir gaz pedalı basışıyla, tüm ağırlığını sikimin üzerine bıraktı. Ezdi, bastı, sahiplendi. Aynı anda yengem, ayağını boğazıma kadar soktu.
Ve geldim.
Patladım. Yüksekten, yoğun, şehvet dolu. Boşalırken, kasılıyordum. Deniz'in ayakları hala sikimin üzerindeydi. Bastırıyordu. Yengemin ayağı ağzımda, onun kokusunu içime çekerken. Sıcak, yoğun, sonsuz zevk.
Deniz, üzerimde, ayaklarıyla sikimi eziyordu. Son damlaları, ayaklarının altında, karnıma sıçrıyordu. Sıcak, yapışkan. Keyifle yapıyordu. Yüzünde gülümseme.
"İşte..." diye nefes nefese mırıldandım, gözlerimi açarken. "İşte bu... iktidar. İşte bu... kontrol."
Yengem, ayağını çekti. Yüzünde memnuniyet. Deniz de ayaklarını çekti. İkisi de, yalınayak, terli, mutlu, keyifli... önümde diz çökmüşlerdi.
Ben, kazanan, yere yayılmış, boşalmış, mutlu... gülümsedim.
"Tam istediğim gibi," dedim.