Bölüm 2: Ziyaret
Ertesi günü nasıl geçirdiğimi hatırlamıyorum. Derslere gittim, geri geldim, evi süpürdüm, topladım. Ama zihnim sürekli o anı tekrarlıyordu. Yerde diz çökmüşüm, o ayakları seyrediyorum. O kırmızı ojeler. O koku.
Saatler ağır ağır ilerledi. Akşam oldu. Ve kapı çalındı.
Kalbim göğsümde çarpıyordu. Kapıya yaklaştım, elim kapı kolunda titredi. Açtım.
Yonca Hanım oradaydı. Dünkünden daha farklı görünüyordu. Siyah bir etek, dizinin biraz üzerinde. Üzerinde beyaz bir gömlek. Saçları yukarıda, topuz yapılmış. Ve yüzündeki ifade... öfkeliydi. Daha öfkeliydi.
"İçeri girebilir miyim, kiracı?" dedi. Sesinde alay vardı ama altında bir öfke daha vardı. Gerçek bir öfke.
"Buyurun," dedim. Yana çekildim.
Salona girdi. Etrafa baktı. Evet, toplamıştım. Yataklar düzeltilmiş, tabaklar kalkmış, yerler süpürülmüştü. Ama bu onu memnun etmemişti. Kaşları çatıktı.
"Sanıyorsun ki bu yeterli mi?" dedi. Arkasını döndü bana. "Sadece evi toplamakla kurtulacağını mı sandın?"
"Hayır," dedim. Sesim kısık çıktı. "Sadece... sadece bir jestti. Size saygımı göstermek için."
"Saygı?" diye döndü. Gözlerinde bir ateş vardı. "Sen bana saygı duymuyorsun. Bana borçlusun. Üç aylık kira. Bin beş yüz lira. Bin beş yüz lira borcun var bana. Ve senin gibi bir öğrenci bunu nasıl ödeyecek?"
Yutkundum. Ellerim terlemişti.
"Çalışabilirim," dedim. "Size hizmet edebilirim. Dün dediğim gibi..."
"Ne hizmeti?" diye sordu. Bir adım yaklaştı. Kokusu yine geldi. Daha yoğun. Daha baskın. "Senin gibi bir çocuğun ne hizmeti olabilir ki?"
"Çocuk" demişti. Beni küçültüyordu. İstemsizce başımı eğdim.
"Temizlik," dedim. "Alışveriş... yemek... ne isterseniz. Sizin için çalışabilirim. Sadece... sadece evden atmayın."
Yonca Hanım durdu. Bana baktı. O bakış. İçimi delip geçen, beni çırılçıplak hissettiren bakış.
"Sen garip bir çocuksun," dedi. "Normal kiracılar para ister, taksit ister, zam ister. Sen... köle olmak istiyorsun."
Kalbim durdu. Sonra deli gibi atmaya başladı. O mu anlamıştı? Anlamış mıydı?
"Ben..."
"Sus," dedi. Eliyle işaret etti. "Konuşma. Senin sesini duymak istemiyorum şu an."
Sustum. Ağzımı kapattım. Yerin dibine baktım.
Yonca Hanım kanepeye oturdu. Bacaklarını kavuşturdu. Eteği dizlerinin üzerinde kaldı. Baldırları görünüyordu. Güçlü, dolgun baldırlar. Ve ayakları... dünkü gibi çıplaktı. Ama bugün ojeleri farklıydı. Siyah. Mat siyah.
Ayaklarını uzattı. Topukları yere değdi. Ve ben... ben bakamıyordum ama bakmak istiyordum.
"Bak bana," dedi.
Başımı kaldırdım.
"Ben bu evi kiraya verdim çünkü para kazanmak istiyorum. Anlıyor musun? Para. Gerçek para. Senin gibi bir öğrencinin yaptığı temizlik, yemek... bunlar parayı geçmez. Ama..." Durdu. Ayaklarını oynattı. Parmakları kıpırdadı. "Ama sen ısrar ediyorsun. Öyleyse... yarın sabah erken burada olacaksın. Benim evimde. Temizliğe başlayacaksın. Ve bakalım ne kadar işine yarayacaksın."
"Yarın sabah," diye tekrar ettim.
"Evet. Ve eğer bir işe yaramazsan... çıkarsın. Anlaştık mı?"
"Anlaştık," dedim.
"Anlaştık, ne?"
Duraksadım. Ne demek istiyordu?
"Anlaştık... Yonca Hanım?"
"Hayır," dedi. Gülümsedi. Kötü bir gülümseme. "Anlaştık, Hanımefendi."
İçimde bir şey kıpırdadı. O kelime. Hanımefendi. Beni yerle bir eden, beni küçük düşüren o kelime.
"Anlaştık," dedim. Sesim titriyordu. "Hanımefendi."
"Güzel," dedi. Ayağa kalktı. Ayaklarının yanından geçtim. O siyah ojeler. O beyaz ten. "Yarın görüşürüz o zaman, köle."
Köle.
O bunu söylemişti. Yüksek sesle. Ve ben... ben utanç içinde kıvranırken, garip bir zafer duygusu da hissettim.
Kapıya yöneldi. Durdur. Dönüp baktı.
"Ah, bir şey daha. Yarın çoraplarımı yıkayacaksın. Eldivenle değil. Elle. Anladın mı?"
"Anladım," dedim. Boğazım düğümlenmişti. "Hanımefendi."
Gitti.
Kapı kapandıktan sonra uzun süre orada durdum. Titriyordum. Ve ayağımın ucundaki halıya baktım. Orada duruyordu. O ayak izi. O kokunun kaldığı yer.
Yarın. Yarın onun evinde olacaktım. Onun çoraplarını yıkayacaktım. Onun emirlerini dinleyecektim.
Ve kira? Kira hâlâ ödenmemişti. Ama şimdi başka bir şey ödüyordum. Başka bir şey kazanıyordum.
Ne olduğunu bilmiyordum. Ama bekleyecektim.